27 Nisan 2011 Çarşamba

Transferde İlk Adım: Cem Can!

Transferde ilk adımı iç transfer olarak attık ve emektar Cem Can ile sözleşme yeniledik. Fizik gücü bakımından takımın en güçlülerinden olması sebebiyle orta sahada ondan vazgeçemedik bu bir gerçek. İlk geldiği günler eleştiriyorduk ama sonradan gördük ki kendini geliştiriyor ve yüreğiyle oynuyor.

Yönetimin son yıllardaki transfer politikası ve istikrar açısından değerlendirirsek bana göre Cem Can'ın kalması doğru bir karar. Oyunu her ne kadar zekasıyla değilde fiziksel gücüyle oynasada Cem Can'ın bu formu Gençlerbirliği'nde hala iş yapacaktır. Sezon sonu sözleşmesi bitecek diğer orta sahamız Jedinak son haftalarda çok çok daha ilgi çekmesine gol atmasına rağmen Cem Can ile devam kararı Jedinak'a göre daha iyi bir karar.

Sezon sonunda Everton yolları gözleyen Jedinak'a güvenemezdik sözleşme yenilesek. Zaten bütün sezon yatıp 3-4 maç iyi oynadı diye sözleşme yenilemekte saçma olurdu. Jedinak son haftalarda Everton için oynuyor olabilir fakat Cem Can hep Gençlerbirliği için oynadı ve kaptanlığa kadar getirildi. Hayırlı olsun takımımız adına.

Zumdick Devri Bitti!

Çok eleştirdik ama geç olsa da gitti. Sezon sonunda yönetim tarafından kendisiyle sözleşme yenilenmeyeceği belirtilince istifasını verdi Ralf Zumdick.

Basın açıklamasında kümede kalmak ve Türkiye Kupası yarı finalini başarı olarak görmüş. Eyvallah belki kendi adına başarıdır ama Gençlerbirliği camiası için söylediği başarılar(!) maalesef ki kabul edilemez. Tek suçlu Zumdick değil elbet bizi bu hallere düşürenlerde kendilerini gayet iyi biliyorlar.

Zumdick ile ilgili kısa bir değerlendirme yapacak olursam, en büyük şansı sakatlıkların geçmesi ve Mustafa Pektemek, Orhan Şam gibi oyuncuların eskisinden daha güçlü takıma dönmesi oldu. Manisa'ya 3, Kayseri'ye 4 derken dışarıdan bakan futbolseverler belki görünüşe aldanabilir ama anti-futbol bir anlayışa sahip teknik adamdan kurtulduk kendi adıma çok mutluyum.

Takımı 1-0'ı görünce geriye yaslayan, beraberlik görünce skora yatan bir isimdi. Thomas Doll'den koltuğu pek iyi bir yerde almadı ve alacağımız her puan önemliydi diyebiliriz ve taktik anlayışıdır mantık çerçevesinde bakmak gerekirde diyebiliriz ancak en zayıf halkası defans olan bir takımı geriye yaslamak bizi çevirebileceğimiz bir Fenerbahçe maçından ve Türkiye Kupası finalinden etti. Bunun yanısıra kadro alternatifi pek olmasa da eldeki oyuncuların form grafiğini yanlış değerlendirip maçına göre çok hatalı kadrolar çıkardı diyebiliriz.

Karakter olarak efendi düzgün bir adamdı fakat futbol bilgisi ve anlayışı olarak açıkçası Ziya Doğan, Bülent Korkmaz gibi isimlerden çok farkı yok benim gözümde. Yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür edebiliyorum sadece ve yolunun açık olmasını diliyorum.

Yazıda Zumdick'i suçladığımı düşünmeyin önceden de belirttiğim gibi yönetimin zihniyetini kurban gittik yine esas suçlu varsa onlardır.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Bugün 23 Nisan!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız tüm vatandaşlarımıza kutlu olsun!

21 Nisan 2011 Perşembe

Bu Sefer Yemedi Zumdick Efendi!


Zumdick tek dalımız, tek eğlencemiz kupaydı elimizden aldın. Çekip git artık şu takımın başından. Çok belli ki herhangi bir futbol bilgin yok. İlk İBB maçında 1-0 öndeyken skora yatırdı Zumdick efendi takımı ve defansımız sağlam olmayınca iki penaltı yaptık. Allah'tan sadece 1 tanesi gol girdi ama orada rahat yeneceğimiz  takımı umutlandırdın. Biz yine yeneriz diye düşünüyorduk ama şu maça çıkardığın kadroya bak bir Zumdick efendi.

Kaç haftadır oynamayan Oktay'ı, formsuz Hurşut'u oynatıyorsun yetmiyor İbrahim Akın gibi, Holosko gibi koşucuların olduğu takıma karşı Burak gibi bir tank ile başlıyorsun stoperle. Hoş gerçi bütün bunların yanı sıra hiç beklemediğimiz oyuncularında formsuzluğu vardı.

Orhan Şam maçın başında 3 tane orta açtı üçü de gülle atar gibi. Jedinak tekrar eskiye dönmüş. Çok garipti bugün takım. Baştan bitmiş gibi oynayınca bizimkiler bu maçı, 3 haftada 3 gol yiyen takım 24 dakika da üç golü aldı içeri sonrada saçma sapan bir maç oldu.

Kadronun eksikleri var ama bu teknik direktörler o eksikler kapansa bile inanmıyorum bişeylerin olacağına. Artık liginde amacı kalmadı. Bu sezonu öldürdüler bizim için. Eseriyle kimler gurur duyacaksa duysun ama seneye şu Ralf Zumdick bi gitsin artık. 

Türkiye Kupası Yarı Final Rövanş Maçı Muhtemel 11'imiz!

17 Nisan 2011 Pazar

Adamsın Özkan!

 Cuma günü haftanın açılış maçında Beşiktaş'a konuk olduk. Dün detaylı bir maç yazısı yazmak istedim ama kafamı bir türlü toparlayamadım. Bugünde baya geç kaldığımı düşünüp bari Özkan'ın hakkını yemeyeyim dedim. Daha bir kaç hafta önce kaleci sorunumuz üzerine yazı yazmış ve artık Serdar'ın yerine Özkan Karabulut'u kalede görmek istediğim(iz)e dair uzun bir yazı yazmıştım. Serdar iki haftadır belindeki sakatlık yüzünden riske edilmedi ve kaleyi Özkan Karabulut devraldı. Yazdığımız yazının ardına Özkan'a verilen bu şansı çok iyi değerlendirdi ve yüzümüzü kara çıkarmadı genç eldiven. İlk yarıda pas atamayan bir Gençlerbirliği takımı vardı sahada ve Beşiktaş çok iyi yüklendi. Kalesini gole kapatan Özkan defansımızı ilk yarı boyunca kevgire çeviren Beşiktaş'ın dünyaca ünlü isimleri Simao, Almeida ve Nihat gibi oyunculara geçit vermedi. Ama tabi ki tek başına yapabileceği bir şey yoktu ve yediği iki golü düşününce ve izleyince yanlışı olduğunu söyleyemeyiz. Orhan Şam'ın cezalı olduğu bir haftada gelen gollerin o kanattan doğru başlayan ataklarla olduğu ve defansın adam paylaşımı konusunda ne kadar kötü olduğu çok net gözüken bir durumdu.
Lakin ikinci yarıyla beraber hücum kendine gelip Beşiktaş'ı zorlamaya başlayınca Özkan'ın kıymeti bir kez daha ortaya çıktı. Açıkçası Serdar'ın yediği gollerin tarzını bilen biri olarak Beşiktaş ataklarından bazılarının gol olması içten bile değildi. Özkan tecrübe ve maç eksiğine rağmen çok güzel bir karşılaşma çıkarıp gelen beraberliğin mimarlarındandır. Nihat'ın uzaktan aşırtma vuruşunu aynı güzellikte kurtararak LigTV spikerlerinin övgüsünü kazanan Özkan'ı daha sık kalede görme temennimizi tekrarlıyoruz.

20 yaşında sezon boyunca Beşiktaş maçına kadar sadece 2 kez kaleyi korumuş yani maç eksiği çok fazla olan bir kaleci her zaman tehlikelidir. Ama biz güven duyduk Özkan ismini görünce maç başında. Üstelik öyle isimlere karşı mücadele veriyor ki sanki yıllardır ilk 11 kalecisi gibi sırıtmadı. Soner Aydoğdu'yu sürekli ilk 11'de görme dileklerimizi yerine getirmeyip kayıplara karıştıran teknik direktörlerin sonuncusu Zumdick'e rica minnet bir şekilde anlatabilsek derdimizi de u-15'ten Ümit milliye kadar Türkiye formasını giymiş şu genç kalecimizin sonu da benzemese Soner'e...

Maç izlerken Facebook ve Twitter'da ne kadar Gençlerli olan veya olmayan arkadaşım varsa başlıktaki cümleyi yazdılar. Bu maçın benim için özetiydi;

"Adamsın Özkan Karabulut"

10 Nisan 2011 Pazar

4 Köşeyiz!

 Maça geçen haftaki Manisa ve İstanbul Belediye maçlarından farklı bir kadroyla çıktık. Açıkçası Azofeifa'yı görememek dışında Zumdick'in çıkardığı en iyi kadroydu sanırım bugüne kadar. Maç biraz tutuk başladı ama ayağında daha çok top tutan takımın Gençlerbirliği olması sezon başından bu yana takımın değişiminin bir göstergesi. Bu topun bizde olma avantajı Mustafa Pektemek gibi bir canavarı harakete geçirmek için çok güzel bir olay. Tam bir kilit açma ustası Mustafa Pektemek 25. dakikada güzel bir gol ile kilidi açtı. Sakatlık sonrası gerçekten ama gerçekten çok farklı döndü Pektemek. Benim en büyük korkum böyle büyük sakatlıktan sonra kaybolmasıydı ama sakatlık öncesi en çok eleştirdiğim fiziksel eksikliğini bile giderip müthiş döndü.

Kahe'nin gitmesiyle top tutan uç adamı eksikliğini çok iyi doldurmaya başladı. Çok güzel top saklıyor, vücudunu koyuyor, direniyor. Aynı zamanda Süper Lig'de benim kanıma göre Gaziantepli Cenk Tosun ile birlikte bitirici özelliği en yüksek futbolcu. 2 haftada attığı 3 golde bitiricilik dersi niteliğindeydi.
 1-0'dan sonraki en büyük korkum Zumdick'in skora yatmasıydı. Korktuğumda oldu ve takımı baya bir geri yasladı. Kayserispor gol bulmak için duran top arayışındaydı ve bizde geriye yaslandıkça bu şansı onlara sıkça verdik. Allah'tan Manisa ve bu maçta üstümüzde bir şans mı diyeyim artık, birşeyler vardı da gol yemedik. Ama aynı şeyi İstanbul Belediye maçı için söylemek güç. Takım geriye yaslanınca 2 penaltı yaptı ve birinde şansımız yaver gitti. Kayseri maçında da çok riskliydi yapılan bu taktik ve ardarda 3 kez tehlikeli noktadan frikik kazandırdık rakibe. İlk yarı böyle kazasız belasız bitti.

İkinci yarının başlamasıyla son haftalarda performansında ciddi bir düşüş olan Oktay Delibalta oyundan alınıp yerini Mehmet Akgün'e bıraktı. Oktay için en büyük korkum böyle bir iyi bir kötü derken Burhan Eşer gibi olması. Umarım kendini bir an evvel toparlar. Zumdick'in bu maç için yaptığı en yararlı işlerden biri Hurşut'un yerine Zec'in 11'de başlamasıydı. Takıma büyük katkısı attığı muhteşem golle oldu. Çaprazdan plase harika gördü ve golünü attı. Uzun zamandır suskundu ve yedek başlıyordu, bu golle kendini yeniden bulur ilk yarıda yaptığı gibi. 2. golden sonra biraz geriye yaslanmadan ziyade uyum sorunu gibi gördüğüm nedenlerden dolayı Kayseri kalemize etkili geldi. Ve bu anlarda Ali Bilgin ile golü buldu. Riskli dakikalar başladı bizim için biraz daha. Açıkçası 90+ larda yiyeceğimiz bir golden korkuyordum. Ama tersi oldu. Azofeifa'nın oyuna girmesiyle daha isabetli paslar yapan takımımız dağılan ve gol aramak için bütün hatlarıyla ileride olan Kayseri'yi gafil avlayıp Jedinak ile 3. golü bulup maçı bitirdi. Ayrıca Emre Aygün Gençler formasıyla ilk maçında asist yapmış oldu. 90+ larda Kayseri'den gol yemeyi beklerken ben, yüzümü Jedinak'tan sonra birde Aykut kara çıkardı ve iyice darmadağın olan Kayseri filelerine 4. golü yolladı.
Bu maç için hayal kırıklıklarım Oktay ve Yasin oldu açıkçası. Daha büyük umutlarım vardı onlar için. Beni şaşırtan ise iki haftadır bir değişik oynayan Jedinak oldu. Everton'ın istediği konusunda haberler geldi bilmem onun için böyle oynuyor yada başka şeyler var. Fakat hava toplarını kaptırmadı, uzun ayağı ile bir sürü top kesti, yetmedi bir de diziyle gol attı Fenerbahçeli Semih'e nazire yaparcasına. Süper Lig'de ayak ve kafa dışında ki uzvuyla gol atan bu hafta ikinci oyuncu oldu Jedinak. Serkan Çalık'ı görememek üzdü bir de beni. Yasin'in yerine olurdu ama tabi Yasin'in maç öncesi bu kadar etkisiz olacağını tahmin edememiştir kimse.

İki haftadır ligde 2 maçta toplam 7 gol atmak ayrı bir heyecan. Takım içinde birazda pas trafiği yükselse zevkli maçlarda izleyeceğiz ama şu skora yatma huyumuz bunu engelliyor. En çok zevk duyduğum anlardan biri hızlı hücumda Mustafa Pektemek'in Zec ile oynması ve Kayseri oyuncular topu takip etmek için Zec'e döndüğü anda Zec'in tek pasla tekrar Pektemek'e dönmesi heyecan vericiydi. Mustafa çalımında başarılı olsa maçı orda koparabilirdik. Her geçen gün takım iyi sinayller veriyor. Bundan sonra kupaya daha çok odaklanmak farz oldu. Bir de kupa bizim olsa kimse değemez keyfimize.

8 Nisan 2011 Cuma

Ne Olur Bırak!

Kupa maçında da yaptın yapma artık Zumdick. Takım 1-0 önde, iyi oynuyoruz. Gol atmak istiyor futbolcular, tribünden biz seziyoruz. Ama inatla skora yatma peşindesin. Yapma etme gözünü seveyim. Futbol bilgin bu kadar kısıtlı olmamalı.

Takımı geriye yaslamakta ki amacın kalecimizin daha çok topla oynaması mıdır? Eski bir kaleci olarak içinde ukteyse bizim takımı kobay olarak kullanma. Ne kadar istediğimizi gör şu kupayı? Ya sev, ya terket Zumdick! Sana yalvarıyorum bırak yakamızı, rakipten çok sen zarar veriyorsun bu takıma...

3 Nisan 2011 Pazar

Ezber Bozduk!

 Her yönüyle beklemediğim bir maç oldu desem kendi adıma yanlış konuşmamış olurum. Manisa ligde rahat, Hikmet Karaman ile iyi bir ivme yakaladılar ve kendi sahalarında oynuyorlar. Bizde ise durumlar karmakarışık,  düşme potasına iyiden iyiye yaklamışız, Sivasspor maç fazlasıyla üstümüze çıkmış, deplasmandayız ve teknik direktörümüz bir an evvel takımdan gitsin diye baktığımız Ralf Zumdick. Maç 0-3 galibiyetimizle sonuçlanıyor, tersi bir durum olsa yadırgamam da - uzun süredir galibiyetin nasıl birşey olduğunu unutunca birde- insan iyice afallıyor tabiri caizse.

Maç öncesi kadromuza bakıyorum, Zumdick puan veya puanlar diyerek belli ettiği işin rengini, sahaya çıkan oyuncularıyla sadece 1 puana razıyız diyerek tam manası ile yansıtıyor. Orta saha üçlüsünde eksik biri var diye kafam karışmış maçı izlerken ayılıyorum Azofeifa yok Jedinak oyunda. Jedinak, Cem Can ve Oktay üçlüsünden oluşan orta sahada hücuma top taşıyabilecek tek isim Oktay gibi gözüksede maçın başlamasıyla Oktay'ın da defansif anlayış sergilediğini gördüm. Nitekim Isaac, Makukula, Kahe, Simpson gibi hücüm elemanlarını barındıran bir takıma karşı bu kadar defansif oynamak normal sayılabilir ama galibiyet aramadığımız çok açık ortada. Son haftalarda tek iyi huyumuz olan maça hızlı başlamak eylemini yine gerçekleştiriyoruz ama Aykut'un kafasından çıkan şutu İlker Avcıbay müthiş kurtarıyor.
 Dedim ya herşey Manisa'dan yana gözüküyor diye, bu koşullar altında agresif ve sıkıntılı olması gereken taraf biz olmamız gerekirken ilginç şekilde Manisalı oyuncular maça çok hırçın başlıyor. Halbuki rahat konumdalar ama maçın başında Yiğit Gökoğlan'ın ayak kırmaya yönelik hareketini, topa vurup itiraz ettiği gerekçesiyle sarı kartla cezalandıran hakem ile birlikte Manisa iyice agresifleşti. Hikmet Karaman'ın bağırışları televizyondan net şekilde duyulurken, inanamadığım bir olay daha gerçekleşiyor ve niye bu adam oyunda dediğim Jedinak ile öne geçiyoruz. Bütün itiraz ettiğim şeylerde yada görüşlerimde beni haksız çıkarmak isteyen bir maç oluyor. Agresif Manisa daha fazla bekleyemiyor ve ilk yarının sonlarına doğru Murat Erdoğan gördüğü sarı kartın ardına hakaret edince direk kırmızı ile oyundan atılıyor. İşte ekmeğimize yağ süren harekette bu kart ile başladı diyebiliriz. 

İkinci yarının başlamasıyla 10 kişi Manisa öyle yüklendi ki biraz Allah korudu bizimkileri. 11'e 11 olsak kesin yatar skora dediğim Zumdick eksik Manisa karşısında bile bir anlık 1-0'a yatar gibi oldu. Maçın kırılma anı ise  Dixon'ın hatası sayesinde bulduğumuz ikinci golle oldu. Mustafa Pektemek zor pozisyonda en iyi hamleyi düşündü fakat pozisyon öyle zordu ki umudu kestiğim anda Dixon'ın hatası Manisa'yı disiplinden tamamen kopardı. Zaten hemen ardına Mustafa Pektemek'in bitiricilik dersi geldi ve bizde maçı iyice kopardık. Bu sefer kritik bir dönemeçten eli boş dönememek güzel oldu.
Maçın iyilerini yazmaya çalışırsam, Serkan Çalık açıldı artık 1 gol 1 asist Mustafa Pektemek ile birlikte karşılık olarak güzel maç çıkardılar. Mustafa Pektemek takımın en kaliteli oyuncusu olduğunu kanıtlıyor sahalara yeniden dönmesiyle. Aynı zamanda Hurşut'u beğendim bu sefer, o da bir asist ile süsledi oyununu. Ayrıca dedik ya beni her konuda haksız çıkaran bir maçtı diye, maçın başlamasıyla Hurşut'un ilk çalım denemesinde tam kızıyordum ki Hurşut'a yüzümü kara çıkarıp güzel iler yaptı. Bu sezon Hurşut'un ezberlenen çalımlarını yiyen ilk ve tek takım Manisa oldu sanırım. Kaç çalım attı saymadım ama yaklaşık 10 çalımından 9'unun başarılı olması  son derece şaşırttı beni.Gerçi rakip iyice teslim etmişti 3-0'dan sonraki çalımları değerlendirirsek ama gollerden öncede şık haraketleriyle maça renk kattı.

Genel olarak takımın oyunu için erken konuşmak istemiyorum. Yanıltıcı olabilme ihtimali yüksek bir maç. 10 kişi kalan ve daha 60. dakikaya girilmeden 3-0 yenik duruma düşen Manisa karşısında laubali tavırlarla harcanan goller rahatlıktan mı harcandı yoksa beceriksizlik mi? emin değilim. Galibiyetimize gölge düşürmek gibi bir niyetim yok aslında, yazı biraz karamsar gibi gözüksede. Benim gerçekten sinirlendiğim iki nokta vardı sadece takımda;

Birincisi, Barcelona vari paslaşmalar ile güzel futbol oynamamız için illa ki rakibin 10 kişi kalıp bizimde 3-0 önde mi olmamız lazım? Bir ara öyle paslaşmalar oldu ki bu sezon hiçbir maçta alamadığım keyfi aldım.
İkincisi; Bre Ralf Zumdick, sanki her maçta 1-0 öne geçince skora yatan ve defansif futbol ile zaman geçirme taktikleri üzerine yoğunlaşan sen değilmişsin gibi 3-0'dan sonra kaçan gollere üzülüp, sinirlenme triplerine girmen çok samimiyetsiz geldi bana. Tabii ki bu son iki yorum tamamen şahsıma ait olup sizde farklı etkiler yaratmış olabilir genelleme yapmak istemem.

Not: İstatistiksel olarak tek bozulmayan ezber ise hala Manisa'da Manisaspor'a yenilmememiz oldu, bu veriyi de paylaşalım.

Gençlerbirlikli mi, Gençlerbirliğili mi?

bobiler.org sitesini çoğumuz biliyoruzdur heralde. İnsanlar resimler üzerinde photoshop yeteneğini konuşturup mizah yapıyorlar. Bu resimde oradan bir üye tarafından siteye eklenmiş.

Doğrusu nedir aslında bende pek emin değilim ama söylerken Gençlerbirlikli, yazarken Gençlerbirliğili olması gerekir kanaatindeyim. =D

Bu resmi facebook üzerinden bana yollayan üniversiteden arkadaşım Onur Aslan'a da teşekkürü borç bilirim, hem eğlendirdiği, hem de durup dururken kafam karıştırdığı için. =D

resmin orjinal linki;
http://www.bobiler.org/anlamsiz_m187313n_yekfb

2 Nisan 2011 Cumartesi

Haydi Gençler!

Yarın Behzat Ç. günü aynı zamanda Manisa ile de kritik bir maça çıkacağız. Deplasmana gidemediğimizden taraftar desteğimizi böyle yapayım dedim ve Behzat Ç.'nin bizim tribünden videosunu koydum. Şu meşale, pankart ve bayrak yasağı yerine çekirdek yasağı konsa aslında bizim tribünler böyledir yanlış olmasın =D.

27 Mart 2011 Pazar

Dekoder ve Taraftarlık Üzerine... - Ziya Adnan

Ankara Futbolu adına çok değerli büyüklerimizden biri olan Ziya Adnan beyin kaleminden çıkmış harika yazıyı paylaşmak istedim. Şansal Büyüka'nın "Galatasaray'ın yüzünden zarar ediyoruz" gibi futbolu paraya endeksleyen röportajı sonrasında endüstriyel futbol hakkında birşeyler yazmak istiyordum aslında ama usta kalemi konuşturmuş ve döktürmüş. Bana da sadece buraya kopyalamak düşer. Yazısını burada paylaşıyorum ama izin almadım kendisinden umarım yanlış yapmamışımdır. Yazıyı www.alkaralar.com sitesinden buraya kopyalıyorum. Buyrun efendim;


"Adı Patrick... 37 yaşında... Londra’nın merkez karakollarından birinde kriminolojist olarak çalışıyor. İyi bir sporcu Pat... Geçtiğimiz yılın Nisan ayında Londra maratonuna katılıp bitiş çizgisini göğüslemiş. En büyük tutkusunun Sheffield Wednesday olduğunu söylüyor. İngiltere’nin kuzeyinde, adını içinden geçen Sheaf nehrinden alan, 19. yüzyıldan günümüze adını çelik üretimi ile duyurmuş 534.500 nüfuslu tarihi bir şehrin takımı Sheffield Wednesday... 80’li ve 90’lı yıllarda Ada futbolunun en üst liginde mücadele etmiş. En son kupasını aldığı 1991 senesinden sonra kupa kazanamamış. Şimdilerde League One’da mütevazı mücadelesini sürdürüyor.

Patrick’e, “Neden Sheffield Wednesday?” diye soruyorum. “Babadan miras!” olduğunu söylüyor. Çok küçük yaşlarda babasının elinden tutup götürdüğü maçlardan dem vurarak, “Babamın bana aldığı o formayı hala saklarım...” diyor.

Geçtiğimiz sezon Championship’den düşerken evinde oynadığı maç başına 23.179 taraftar ortalaması, Pat ve onun gibilerin mavi-beyazlı takıma duyduğu sevgiyi anlatıyor.

Bu yazının yazıldığı saatlerde, Sheffield Wednesday League One’da (üçüncü lig) 16. sırada, kümede kalma savaşında ama 39.812 kapasiteli Hillsborough Stadı’nda oynadığı her maçında taraftarları onu yalnız bırakmıyor.

***

Adı Jon... 40 yaşında... O da Pat gibi kriminolojist... Doğu Londra’nın Dagenham semtinde dünyaya gelmiş. Küçük yaşlarda doğup büyüdüğü semtin takımına, Ada futbolunda “Çekicler” (The Hammers) olarak bilinen, zaman içinde nice yıldızları futbola kazandırmış West Ham United’a sevdalanmış. Bu yazının yazıldığı saatlerde Premier Lig’in 17.sırasında lige tutunmaya çalışıyor bordo-mavili takım. Jon’un çalışma masasının hemen yanıbaşında, duvarda asılı West Ham United’ın posterinin altında, takımın maçlarında söylenen o çok bilindik slogan göze çarpıyor: “I'm forever blowing bubbles, / Pretty bubbles in the air.”

Geçtiğimiz sezon West Ham United’ın Upton Park Stadı’ndaki taraftar ortalaması 33.370...

***

Adı Craig... 40’lı yaşlarda... Londra’nın merkez karakollarından birinde polis... Masasının üzerinde yer alan “MK Dons takımının posteri onun futbol sevdasını özetliyor. Kombine bileti olduğunu söylüyor ve takımın hiçbir maçını kaçırmadığını ekliyor. Geçenlerde bir sohbet esnasında, Şampiyonlar Liginin o unutulmaz maçına dair konuşmanın tam ortasında, yanındaki Arsenal taraftarına dönerek, “Siz hiç Rochdale’i dört farkla yendiniz mi?” sorusunu hatırlıyorum. Şampiyonluğa oynayan MK Dons’un deplasmanda Rochdale’i 4–1 yendiği maçtan sonraydı.

Arsenal–Barça maçı ne umurunda!

Bu yazının yazıldığı saatlerde, League One’da mücadele eden MK Dons’un geçen sezon evinde oynadığı maçlarda taraftar ortalaması 8.009…

***

Adı Barry... 30 yaşına yeni basmış... O da Craig gibi polis... Everton hastası... Liverpool şehrinin sakinlerine has kalın “scouse” aksanıyla, “Londra’da yaşadığım için Everton’un maçlarına gitmem zor oluyor. Ama mümkün olduğunca maç kaçırmamaya çalışıyoru,” diyor. Sezonluk bilet fiyatlarındaki artıştan yakınıyor bir ara. “Sezonluk biletin var mı?” diye soruyorum. “Çok küçük yaşlardan beri beri sezonluk bilet sahibiyim” diyor. Everton’un Goodison Stadı’nın yakınlarında dünyaya gelmiş Barry. “Babam artık yaşlandı, deplasmanlara gidemiyor ama Everton’un Goodison’da oynadığı hiçbir maçı kaçırmaz,” diye ekliyor.

Everton’un geçen sezon Goodison Stadı’nda oynadığı maçlarda taraftar ortalaması 35.854...

***

Adı Tony... 28 yaşında... Ada futbolunun yaramaz çocuğu Millwall taraftarı... Bir zamanlar tersaneleri ile ün yapmış, şimdilerde eski ve yeninin birbirine karıştığı, Thames nehrinin hemen kıyısında yer alan tarihi Bermondsey semtinde yer alan köklü futbol takımı… Tony’nin masasının üzerinde duran Millwall posterinin altındaki “No one like us We Don’t care” (Kimseler sevmez bizi ama umurumuzda değil) cümlesi göze çarpıyor. Millwall, maçlarını 20.146 kapasiteli The New Den Stadı’nda, takımına ölesiye bağlı taraftarlarının önünde oynuyor; yakın gelecekte bir gün yine Premier Ligde boy göstermek umuduyla... “Son üç sezondur hiçbir maçını kaçırmadım,” diyor Bermondsey doğumlu Tony.

Bilmeyenler için belirtmeliyim, renkleri mavi-beyaz olan kulübün kuruluşu 1885 senesine dayanır ve günümüzde League One’da mücadele etmektedir.

Millwall’un geçen sezon evinde oynadığı maçlarda taraftar ortalaması 12.094…

***

Yukarda adı geçen futbol sevdalıları gerçektir. Küçük bir departmanda birlikte çalışanların futbola dair sevdalarının özetidir. Bu yazıya ilham olmuş yirmi kişiye sorduğum, “Hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna aldığım 13 ayrı takımın taraftarlarının yanıtlarından bir kaçıdır: Arsenal, Chelsea, Fulham, Birmingham, Leeds United, Charlton Atlethic, Leyton Orient ve diğerleri...

O yüzden uzaklarda nüfusu bizden daha az bir ülkenin statları dolar taşar maç günleri. Championship’de oynayan Leeds United’ın kombine biletli taraftar sayısının, Beşiktaş ve Galatasaray’ın toplamından daha fazla olmasıdır üzerinde düşünülmesi gereken... Geçtiğimiz günlerde Championship’de oynanan QPR–Crystal Palace (18.116), Norwich City–Bristol City (24.428), Leeds United–Ipswich Town (27.432) maçlarındaki taraftar sayılarının toplamı her takımın kendi taraftarı için büyük olduğunu anlatır.

Bakmayın kimilerinin bizdeki durumu ekonomik dengelerle açıklamaya çalışmasına. Gerçek olan, ülkemde naklen yayıncı kuruluşun senelik üyelik bedelinin, çoğu Anadolu takımının kombine bilet bedelinden kat be kat fazla olduğudur. Ülkenin dört bir yanında takımlar boş tribünlere oynarken, kıraathaneler dolar taşar; patlama yapar dekoder satışları. Kendi şehrinin takımını tribünlerde desteklemek yerine, televizyon ekranları karşısında üç takımdan birini desteklemek bizim diyarlarda olağandır.

Geçenlerde oynanan İstanbul derbisinden sonra, yurdun dört bir yanında Fenerbahçe’nin zaferini halay çekerek karşılayan taraftarların görüntüsü yansıdı ekranlara. En batıdan, en doğuya; kimi yerde halay, kimi yerde kavga! Kaçı Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı dünya gözüyle bir kez olsun görmüştür acaba? Oysa bir şehri tribünden sevmektir taraftarlık, ah bir anlasalar!

***

Sonra televizyon kanallarının birinde Şansal Büyüka anlatıyordu: Kötü giden sonuçlardan sonra binlerce Galatasaray ve Beşiktaş taraftarı dekoderlerini iade etmiş. Bu gelişme üzerine, naklen yayın haklarına büyük paralar yatıran yayıncı kuruluş kara kara düşünüyormuş. Kaybettikleri para çok büyükmüş. Vesaire vesaire…

Oysa koca bir ülkeyi üç takıma endekslemiş olmanın bedelidir ödenen. Tele-taraftarlık kültürü ile yoğrulmuş, takım sevgisi dekoder satışı ile ölçülen, “Hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna verilecek cevabı büyük çoğunlukla üç şıkdan ibaret futbol nesillerinin hazin fotoğrafıdır. Ta en başından rekabetsizlikle lanetlenmiş, çocuklarını yedi tepeli bir şehrin abartılı futbol ninnileri ile büyüten nesillerin yazık hikâyesidir. Üçlü oligarşinin bir heyula misali üzerine çöktüğü, adalet, eşitlik, rekabetten yoksun kocaman bir futbol yalanıdır.

Oysa dekoder satışı ile ölçülemeyecek kadar değerlidir takım sevgisi...

Ve taraftarlık, sevinmek için sevmek değildir... "

Ziya Adnan

25 Mart 2011 Cuma

Gençlerbirliği Sokağı!

 Facebook'ta amaçsız bir şekilde dolanırken tesadüfen çok değerli taraftar ağabeylerimden Murat Aykent'in profil fotoğrafı dikkatimi çekti. Tıklayıp baktığımda karşılaştığım manzara aynen üstteki fotoğraftır. Sabahın ilk ışıklarında aklım şaştı. Gençlerbirliği'nin taraftarının azlığını hep bir semt veya şehre aidiyet uyandırak ismi olmamasına bağlamıştık lakin artık bir sokağımız var. Murat Aykent ağabeyimizin objektifine yakalandığını düşündüğüm bu foto için bu saatlerde Murat ağabeyi bulamayacağımdan kendim şöyle inceden bir araştırdım ve altta sokağa ait google map uydu haritasını buldum.
Orjinal boyutu için resme tıklayınız.
Sokağımız maalesef Ankara'mızın uzağında ve pek haz etmediğimiz İstanbul'da. Zaten tabelanın sol üst köşesinde İstanbul Belediyesinin logosu bulunmakta. Fakat tam olarak adres isterseniz şöyle vereyim;

Kordonboyu Mahallesi, Kartal/İstanbul, Posta Kodu: 34860

Kartal Belediyesinden soruşturmak lazım aslında bu isim nereden geliyor diye. Ama beklemediğimiz bir cevap almak yerine sokağımızın olmasının tadını çıkarmak gerek gibi. Ankara'da yaşayıp İstanbul takımlarını tutanlara inat bu sokakta yaşayanlarda Gençlerbirliği'ni tutsa bizde İstanbullulara nispet yapmak için ufaktan başlasak ya =D. Adresi açık verdik gidip görenler olursa fotoğraflarla sokağımızı şöyle yakışıklı bir fotoğrafını çeksin =D.

Ümit Besen - Gençlerbirliği Marşı


Gençlerbirliği tarihinin ilk marşı olarak Ümit Besen ağabeyimiz tarafından yapılmış bu şarkı ilk kez dinleyenler için başta çok komik olabilir. Ümit Besen ismi olunca tarz takdir edersiniz ki o yılların modası taverna müziği şeklinde ve birazda hüzünlü. İlk dinlediğimde bende çok gülmüştüm ama Ümit Besen sanki bu yıllar için bestelemiş gibi gelmeye başladı bana. Son yıllarda küme düşme potasından kurtulamayan Gençlerbirliği'ni düşündükçe bu marşı dinleyip dinleyip efkarlanıyorum ne yalan söyleyeyim.

24 Mart 2011 Perşembe

Özledik!


En önde: Veysel Cihan

Soldan Sağa: Mustafa Gürsel - Okan Koç - El Saka - Ahmed Hassan

Gençlerbirliği'nin Kaleci Sorunu ve Kısa Dönemde ki Kalecilerinin Tarihi!

Gökhan Tokgöz sakatlandığında elimizde yetişmiş bu Slovakyalı iri cüssesine rağmen UEFA'da kalemizi başarıyla korudu.
 Son dönemlerde Gençlerbirliği'nde sıkıntılar tek bir alanda değil muhakkak ancak şu aralar taraftarlar arasında da en büyük tartışma konusu kaleci sıkıntımız. Şöyle geçmiş tarihe baktığımızda UEFA dönemindeki kalecilerimiz Damir ve Gökhan'dan sonra Gençlerbirliği kalesine geçen isimler çok beğenilmedi. UEFA'lı dönemde Yimpaş Yozgat küme düşmüş ve Ersun Yanal'ın isteğiyle Hagi'den yediği gol hala unutulmayan Gökhan Tokgöz Gençlerbirliği'ne gelmiştir. Gökhan'ın kaleciliği her daim tartışma konusu oldu belkide ancak şu gerçeği söylememiz gerekirse o dönemden bu döneme kadar en başarılı kalecimizde Gökhan Tokgöz oldu. Taraftar tarafından da inanılmaz bir kabul gören Gökhan'ın ismi kalemiz için anılmasa bile iyi dilekler ve sözlerle taraftarlar tarafından anılıyor. Ankaragücü'nü yendiğimiz maçta (ilk maçta yenilmiştik ve Ankaragücü aynısını yapmıştı) taraftarlara koşup tribünden aldığı bayrağı 19 Mayıs Stadının ortasına dikerek, Adem Dursun'un saldırısından nasibini almış ama tarafımızdan "Ulubatlı" ünvanını alıp kahraman olması onun bizim için özel biri olmasının ilk adımıydı. Gerek şansızlıktan, gerekse teknik direktör seçiminden yedek duruma düşse de taraftarlar gerçek Gençlerbirliği kalecisi olarak onu gördüler. UEFA'lı dönemin başlangıcı için o kadronun demirbaşıydı ancak dedik ya şansızlık diye UEFA ilk tur maçında Ankara'da Blackburn ile oynarken bir pozisyon sonrası kolunun üzerine düşüp maalesef kolunu kırdı ancak o dönem kalemizin ne kadar güvende olduğunun ispatlanmasına yardımcı oldu.
Ulubatlı Gökhan!
Ulubatlı Gökhan'ın sakatlanması kendi adıma konuşmam gerekirse kaleye daha önce hiç duymadığım, transfer haberini bile görmediğim Damir Botonjic isimli o iri cüsseli ama sevimli gözüken kaleciyi tanıttı bana. Zaten zor gözüken takımları çektiğimiz o UEFA döneminde Damir insanların kafasında bir soru işaretiydi. Ancak öyle bir performans sergiledi ki ilk devreyi kapatan Gökhan'ın elinden kaleyi tüm sezon boyunca aldı. Bu Slovak kaleci 18 yaşında 1999 senesinde ülkesinden bir Cavcav klasiği olarak koparılmış ve 2 sezon boyunca PAF takımımızla maçlarına çıkmıştı. Yani deyim yerindeyse elimizde büyümüş bir kaleciydi. Hantal görüntüsünün aksine Sporting Lizbon ve Parma maçlarında ki performansı ve kurtarışları hala aklımdadır. Daha sonra Gökhan'ın kaleyi tekrar alması ve kaleye bomba bir transfer derken Botonjic nasıl gitti, nereye gitti gelişini anlayamadığım gibi gidişinide hiç anlayamadım.

Milli Takım'ın yıllarca kaleciliğini yapsa da Gençlerbirliği'nde bekleneni veremedi.

Kaleye bomba transfer olarak düştü. Çünkü 2002 Dünya Kupasında 3. olan Türk milli takımının Rüştü'nün arkasında ki güvencesi Ömer Çatkıç yıllarca formasını giydiği Gaziantepspor'dan kopmuş ve bonservis ücreti ödenmeden, üstelik Beşiktaş'ın alsak mı almasak mı ikilemindeyken elinden kapılarak Gençlerbirliği forması giydirildi. Herkes olumlu bir transfer olarak gördü ancak Ömer, Gençlerbirliği'nde hiç beklendiği gibi sezonlar geçirmedi. Malatya maçında herkese bırakın top bende diyerek başının üzerinden geçen topu izleyip Osterc'in boş kaleye yolladığı top veya Ankaraspor'un Brezilyalılarının en etkin olduğu yıllarda Wederson'un kullandığı korneri içeri alması benim izlediğim Gençlerbirliği'nin tarihindeki yediği en ilginç gollerdendir.

Nicolas "EL LOCO" Peric
 Damir, Ömer hatta Peric'e kadar uzanan dönemde ise değişimeyen tek kaleci Ulubatlı Gökhan oldu. Ancak kötü gidişatın başladığı yıllara tekabül eden bu zamanlarda hiç anlaşılmayan bir şekilde suçlu olarak görülen Gökhan Ankaraspor'a yollandı. Kalede ise Sakaryaspor'u tek başına 1. ligden süper lige çıkaran Recep Öztürk vardı. Taraftar Ankara'da ki play-off'larda izlemiş ve beğenmişti Recep'i. Aynı zamanda İlhan Cavcav'ın da damadı olan Recep ise belki de Gençlerbirliği tarihinin en çekingen kalecilerindendi. 6 pas tabir edilen bölgenin dışına çıkmamasıyla ünlü kalecimiz, en son bir şike soruşturmasıyla darbe yiyip gitti Gençlerbirliği'nden. Gerçi şike mevzusu sonradan ortaya çıktı ancak yapıldığı iddia edilen şike kendisinin forma giymediği İstanbul belediye maçı için ortaya atıldı.

Bu dönemde kısa dönemlerde iki kaleciden daha istediğini alamadı Gençlerbirliği. İlki "El Loco" yani çılgın lakaplı Şilili kaleci Peric idi. Aykırı futbolculara her daim sempati besleyen biri olarak, (taraftarımızın genel özelliği olduğuna da inanırım) Peric'te aykırı duruşuyla ve kalede bile olsa hırsıyla taraftarın sevgilisi oldu kısa süreli ancak uzaktan yediği akıl almaz goller ve boyunun kısalığı eleştiri konusu olunca yerine Sırp milli takımında da kalecilik yapan Bojan Isailovic geldi. Boyu posu yerinde olan bu kaleci gereksiz yere uçması ile komple aykırı bir kaleciydi belki ama hiç bir zaman beğenilmedi performansı.


Ah bir de gereksiz vakit geçirme huyundan vazgeçse.
Küme düşen Kocaeli'nin kalesini korurken 1-0 öne geçtikleri bir maçta daha 30. dakikadan skora yatma olarak tabir edilen zaman geçirme haraketiyle tepkimizi çekti Serdar Kulbilge. Kocaeli'nin küme düşmesinden sonra Gençlerbirliği forması giymeye başlayan, Ömer'den sonra diğer Milli takım görmüş kalecimizdi. Şu anda hala Serdar'ın kalemizi koruması aslında bu başarısız kalecilerle dolu kötü yıllarımızdan sonra iyi bir kaleci bulduğumuzu düşünmemizdi. UEFA'lı dönemin ardından düşüşe geçen ve küme düşmekten her sene kılpayı kurtulan takımın Thomas Doll ile birlikte gelen 10.luğun yani geçen sezonun da en iyilerindendi Serdar. Çok maçta bizi kurtardığından ve yeri gelip tek başına uğraştığını düşündüğümüz bir isim olarak bu blog'da fazlasıyla övgümüze mazhar olmuş bir isim kendisi. Ancak bu sezonun başlamasıyla tekrar kötü günlere yelken açan Gençlerbirliği'nde en çok tartışılan isim olmaya başladı. Öncelikle teknik direktörden aldığı taktikten mi bilinmez gereksiz zaman geçirme huyuyla en son Trabzon maçında olduğu gibi çok kez rakip taraftar ile birlikte ıslıkla protesto ettiğimiz bir isim oldu. Ardından ise geçen sezonu aratan ve çoğu maçta ruhsuz olması ve hatalı çıkışlarıyla eleştiri üstüne eleştiri yaptığımız bir isim olmaya başladı.

Taraftarlarımızın ortak görüşünü bende paylaşıyorum ve son dönemlerde çıkan transfer haberleriyle ilgili olduğunu düşünüyorum bu performans düşüşünü. Galatasaray'ın istediği zaman yönetimimiz beklenmeyen bir dirayet göstermiş ve kendisini yollamamış, üstüne de kaptanlığı vererek onurlandırmıştı Serdar'ı. Ancak kendi açıklamalarında gitme sinyalleri verip en son olarakta devre arasında kaptanlığı bırakıp Cem Can'a devretmesiyle iyiden iyiye Gençlerbirliği ile bağlarını kafasında kopardığını göstermiş oldu.
Zidane tarafından onaylı kalecimiz Özkan Karabulut!

Son Trabzon maçında sakatlanıp yerini Ramazan Köse'ye bıraktığında, yediği ilginç gole rağmen Ramazan'a tribünden inanılmaz bir destek vardı. Benimde arasında bulunduğum bir grubun düşüncesi ise "Serdar gol yiyeceğine amatör veya hatalı Ramazan gibi gençlermiz yesin böyle golleri kendi evladımızdır deyip bağrımıza basarız". 

Altyapıdan çıkan oyuncularımızı görmekten mutluluk duyan taraftarlar olarak genel görüşümüz ise kaleyi altyapımızdan çıkmış bu gençlere bırakmak. Altyapıdan çıkan futbolcularımızı sahada görmek ve gelişimini takip etmeyi seven bir taraftar grubu olmamız hatalı da olsa, amatörce de olsa o gollerin Serdar yerine kendi kalecilerimiz tarafından yenmesi daha affedici de olmamızı sağlıyor açıkçası.


20 yaşındaki kalecimiz Ramazan Köse
"Neden Ramazan veya Özkan?" sorusuna en iyi cevap ise taraftarlarımızdan Orcan Yiğit'le Beer Bus'ta otururken yaptığımız konuşmada geçti. Orcan o gün Serdar'ı eleştirirken " A milli takım dışında alt yaş gruplarının hepsine kaleci gönderen bir kulüp Gençlerbirliği ve biz hala Serdar'dan medet umuyoruz" demişti. Haklıydı hem de çok haklıydı. Şener Özcan gibi U-17 şampiyonasında önemli başarılara imza atmış Milli Takımın kalecisini, Ercüment Kafkasyalı gibi ümit milli takımda forma giymiş kaleciyi Gençlerbirliği A takımında hiç göremeden gönderdik. 

Özkan Karabulut ise U-15'ten Ümit Milliye kadar her kategori de oynamış bir kalecimiz var. İyi kötü, bata-çıka bir şekilde tecrübe sahibi olacaktır kaleyi kendisine devrettiğimiz zaman. Kendisini Serdar'ın sakatlandığı Ankaragücü maçında kaleye geçerek kanıtlamıştı zaten Özkan'da, bir şekilde daha tescilli Özkan'ın kaleciliği.

Kendisi Danone Uluslar Kupası'nda Türkiye'nin kalesini korumuş ve "Turnuvanın En Değerli Kalecisi" ödülünü Zinedine Zidane gibi bir ismin elinden almış kaleci. Zidane ile olan resmi, turnuvada yaptığı bir kurtarışın resmi ve ödülü hala kulüp binasında sergilenmekte. Gençlerbirliği kültürünü bilen ve bizim evladımız olarak benimsediğimiz Özkan bu takımın, Ramazan gibi, Soner gibi geleceğidir. Açıkçası kaleyi ona devretmek ve Gençlerbirliği formasını doğru dürüst giymeden Gökhan Gönül gibi transfer olmasına müdahale etmek gerek diye düşünüyorum. Bu kaleci israfının önüne ancak bu şekilde geçeriz diye düşünmekteyim.

20 Mart 2011 Pazar

Gözünüze Dizinize Dursun!

 Şu maçtan zaten yenebileceğimize dair umudum yoktu da asıl beni Trabzon'un çirkefliği böyle dellendirdi. Şu 2 haftada bir yandan Fenerbahçe, bir yandan Trabzonspor itham edilmediğimiz suçlama kalmadı. Maçla ilgili bir şey söylemeye gerek duymuyorum. Fener'in uşağı hakemler diye bağıran Trabzonsporlular alın işte üstte attığınız gol. Aşağıda da buna göz yuman hakeminiz.
Sadece bununla bitse iyi 2-3 kere sizden çıkan topa verilen korner kararlarıyla Bülent Yıldırım, Mustafa Emre Eyisoy ve Cem Satman bizim için çalıştı bugün diyebiliyor musunuz? Fenerbahçe maçınızı yöneten bu adamı yerden yere vuruyordunuz hadi Gençlerbirliği'nin hakkını yedik diyebiliyor musunuz? Diyemezsiniz çünkü sizin içinde galibiyete, zafer giden yolda herşey mübah. Siz bütün çirkefliğinizle bize "o.. ç.." dersiniz, "bir avuç i..." dersiniz çünkü size yakışan bu. Bu kadar eziksiniz. Anadolu masallarına inanmıyoruz biz artık çünkü sizde sistem kölesisiniz ve üç İstanbullu'dan gram farkınız yok. 

Yenince Trabzon'dan, yenilince Fenerbahçe'den dünya küfür yedik. Serkan Çalık'a laf eden Fenerbahçeliler keşke izleseydiniz şu maçı da nasıl oynadığını görseydiniz Trabzonlu Serkan Çalık'ın ama sizin için önemi yok nasılsa ortalık malı biziz. Alınan satılan sadece bizim oyuncularımız. Bu ülkede oynanan futbola saygısı olmayan her takımdan nefret ediyorum. Bu tür suçlamalara sığınan zavallılara diyorum gözünüze dizinize dursun.

Yine filler tepişti ezilen biz olduk.
Related Posts with Thumbnails
Bu blog BloggerV.com üyesidir.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Bu Blogda Ara