27 Eylül 2009 Pazar

En İnceci Doğu Alman: Thomas Doll


4-4-2 Dergisi Eylül sayısında o çok bahsettiğim Thomas Doll röportajını yayınlama vakti geldi diye düşünüyorum. www.berezilya.com sitesinde görünce röportajı kendilerinden istedim ve siteye kopyalıyorum. Dergiyi alamayıp, okuyamayanlar için Thomas Doll röportajı burda buyrun efendim. Önemli yerleri kırmızı yazıyla yazdım, Gençlerbirliği taraftarları bu kırmızıları okuyunca eminim geleceğe oldukça umut dolu bakacaklardır.



Umut Çelik / 4-4-2

Dortmund ve Hamburg gibi büyük kulüpleri çalıştırdıktan sonra mütevazı bir ekip olan Gençlerbirliği’ne geldiniz. Burayı seçmenizdeki sebep neydi?
Dortmund’dan ayrıldıktan sonra bir yıl boştaydım biliyorsunuz. Böyle bir zamanda üst düzeyde bir kulüp bulmanız biraz zor oluyor. Almanya ikinci liginden teklifler aldım fakat alt liglerde çalışmak istemediğim için reddettim. Gençlerbirliği ile birlikte başka ülkelerin takımlarından da teklifler aldım. Ankara’ya gelip gördüm ve teklifi kabul ettim. Eğer kabul etmeseydim ekime kadar bekleyecektim. Bu süre zarfında neler olacağını bilemezsiniz.
Almanya dışında hiçbir takım çalıştırmamış olmanızın ne gibi dezavantajları var?
Tabii ki bazı farklar vardır ama futbol olarak baktığınızda bir dezavantajı olduğunu söyleyemeyeceğim. Temel aynı temel, futbol aynı futbol. Sadece bulunduğunuz yer farklı. Bu da benim düşünceme göre önemli bir olgu değil.
Gençlerbirliği’ne geldiğinizde takıma kattığınız şeyleri sormak istiyorum. Kendi mantalitenizden neleri uygulamaya koydunuz?
Buraya geldiğimde yaptığım ilk iş defansif kurguyu oturtmak oldu. Defansif yönden zaaflarımızı geliştirmek için çalışmalara başladık. Bunun için günlerce çalıştık. Gerekli gördüğümüz transferleri yaptık. Amacımız lige damgasını vurabilecek bir takım yaratmak.
Türk futbolunu ve ligini daha önceden takip ediyor muydunuz?
Almanya’da sadece Türkiye’deki büyük takımların Avrupa’daki maçlarını takip edebiliyorsunuz. Bir de milli takımların karşılaşmalarını izlemek mümkün olabiliyor. Fakat bu demek değil ki hiç haber almıyorduk. Elbette Türkiye’de kaliteli futbolcuların olduğunu duyuyorduk, biliyorduk.
Yaşamınızdan memnun musunuz? İnsanların size bakışı nasıl? Ankara’da nasıl karşılandınız?
Geldiğimden bu yana etrafımda hep kaliteli insanlar oldu. Kendileriyle sürekli görüş alışverişinde bulunuyorum. Şu an otelde kalıyorum ama çok yakında daireme taşınacağım. O zaman Türk insanının arasına karışıp, Türkleşeceğimi düşünüyorum. Halk olarak çok sıcakkanlısınız. Bu hoşuma gidiyor.
Ankara’ya geldiğinizde dikkatinizi çeken ilk şey neydi?
Esenboğa Havalimanı’nın büyüklüğü ve güzelliği beni çok etkilemişti. Havalimanın şehre çok uzak olması da gözümden kaçmadı fakat bunun sebebini daha sonra anladım. Haritadan baktığımda Ankara’nın bu kadar çok yeşil alana sahip olduğunu tahmin etmemiştim fakat buraya gelince tam tersini gördüm. Gençlerbirliği tesislerinin modern oluşu ve sadece Ankara’da değil tüm Türkiye’de saygınlık gören bir başkanımızın olması da beni etkileyen başlıca şeyler.
İlerisi için aklınızda neler var? Bir teknik direktör için genç yaştasınız.
Bireysel olarak hedeflerim, düşüncelerim var tabii ancak şu an için tek düşüncem takımımızın başarılı olması. Takımı ne kadar iyi hale getirirsek bizden sonra çalışacak hocaların da işini o kadar kolaylaştırmış oluruz. Bu tip şeyler uzun vadede olacak şeyler. Kısa zamanda bir takımı çok iyi yapamazsınız. Tabii takım gelişirken biz de gelişeceğiz. Dolayısıyla amacım bunun için çalışıp olabildiğince ileri gitmek. Gençlerbirliği’nin gelecekteki teknik direktörlük kariyerim için çok önemli bir yer edeceğini düşünüyorum.
Geçmişte yaşadığınız başarılarınızın yanında başarısızlıklarınız da oldu. Bunlardan ne gibi dersler çıkardınız?
İnsanlar geçmişlerinde belli başlı hatalar yaparlar. Kariyerimde yaptığım en büyük hata, hem Dortmund’da hem de Hamburg’da olduğum dönemlerde takımın yetersiz olduğunu görüp yaptığım transfer taleplerimi, yönetimlerin gerçekleştirmemesine rağmen durumu kabullenmemdi. “Takviye yapmamız gerek” dediğimde sürekli erteliyorlardı ve “Sen halledersin, gerekirse yaparız” diyorlardı.
Hamburg’ta nasıl sıkıntılar yaşadınız?
Hamburg’da çalıştığım dönemde ilk 11 futbolcu dışındaki isimler yetersizdi ve bu durumu söylediğim halde yönetim transfere yanaşmamıştı. Bir ara 6-7 futbolcunun sakatlıklardan ve cezalardan dolayı forma giyememesi üzerine alt yapıdan futbolcuları alıp hiç tecrübeleri olmamasına karşın Bundesliga maçlarında oynattık. Haftalar boyu gol atamadık ve ligdeki sıralamada geri düştük. Bu durum dışarıya farklı lanse edildi, ben ve ekibim başarısız kabul edildik. Hâlbuki yaptırım gücümüzü kullanabilseydik çok daha farklı olabilirdi.
Dortmund’da ters giden neydi?
Hücum olarak çok iyiydik, Almanya Kupası’nda final oynadık ama savunmamız kötüydü ve sezon sonunda çok fazla gol yemiştik. Hamburg’da olduğu gibi Dortmund’da da sezona iki stoperle başlanamayacağını, o oyuncularla maçların kazanılamayacağını yönetime defalarca iletmeme rağmen transfer yapılmamıştı. Bu benim başarısız olarak görünmeme sebep oldu. Aynı hataları bir daha asla yapmam.
Hamburg mu Dortmund mu?
Hamburg.
Neden?
Ailem orada yaşıyor. Ayrıca Hamburg’da gençleri, altyapıyı çalıştırdım. Çok sıkı bağlantılarımın olduğu bir yer.
Gençlerbirliği’nin genç oyuncuları oynatıp büyük kulüplere satmak gibi bir geçmişi var. Her zaman kadrosunda birkaç tane kaliteli genç yetenek barındırır. Mustafa Pektemek bu sezonun örneklerinden biri. Sizin genç futbolculara bakış açınız nasıl?
Antrenörlük kariyerime ilk adımı altyapıda attım. Tabii ki genç futbolcuları bulmak, onları çalıştırıp üst seviyeye getirmek benim görevim. Bunu yapabilmeniz için futbolcunun belli bir kalitede olması gerekiyor. Bir potansiyeli olmalı ki siz onu daha da iyi yapabilesiniz. Eğer öyle bir potansiyel yoksa zaten ne kadar uğraşırsanız uğraşın fark etmez. Mustafa Pektemek’in muazzam yetenekleri var ancak geliştirmesi gereken özellikleri de bulunuyor. Kendisini geliştirirse dört dörtlük olabilir ve ileride şu an konuşulduğundan çok daha fazla konuşulur. Biz böyle futbolcuları bünyemizde barındırmaktan dolayı mutluyuz. Bu tip futbolcuları çıkarmak ve yetiştirmek de önemli. Kulübün gelenekleri doğrultusunda bunu yapmak bir görev ve ben de seve seve yapıyorum.



NOT: röportaj bana ait değilse de bu resmi her yerde bulamazsınız. Ahmet Günen ağabey'in yakaladığı bir fotoğraftır, kendisine teşekkür edeyim burdan..

Erkin Koray - Ankara Rüzgarı

Son yazımda bir dizesini verdim ama şöyle renk olsun şarkıyı verelim dinleyin. Giderayak müzik molası verelim. Erkin Koray'ın konserinden parçanın aslı değil biraz modifiyeli ama güzel :).


video

26 Eylül 2009 Cumartesi

Nasıl Bırakacağım Seni Ankara!


Pazartesi sabahı itibariyle Eskişehir yollarına koyuluyorum. Okul açılıyor, tatil bitti ama içimi asıl burkan Ankara'dan ayrılmak. Dünden beri hiç güzel gelmediği kadar güzel geliyor gözüme Ankara. Artık neyin etkisiyle böyle bir sendrom yaşıyorsam, üniversiteyi kazanıp gittiğim zaman bile bu kadar ayrıldığıma üzülmemiştim.


Dün maça giderken Abidinpaşa'dan Ulus'a doğru yürüyerek gittim. Tam Altındağ belediye binasını arkama alıp, Hacettepe üstünden şöyle bir izledim Ankara'yı. Çok değişik ve güzel geldi gözüme. Her zaman ki kasveti üzerindeydi yine ancak ayrı bir havası vardı kimseye benzemeyen. Başkent olmanın verdiği ağırlıkla bakıyordu bana. Haccettepe Hastanesi'nin orada ve bu akşam açılışı yapılan 50. yıl Cebeci Park'ından yükselen devasa Türk Bayrakları, bütün şehri selamlıyorlar tüm kırmızılığıyla dalgalanarak. O dev bayraklardan çok çeşitli yerlere koymuşlar, gerçekten Başkent olmanın getirdiği gururla çok yakışıyor Ankara'ya bu görüntü. Atakulesi, gökdelenleri, üniversiteleri, Anıtkabir, 19 Mayıs Stadyumu, Gençlik Parkı sanki bunların hepsi olması gereken yerlerindeymiş ve en estetik ancak böyle dizilebilirlermiş gibi geldi gözüme. Bugünde tekrardan düzenlenip açılan Gençlik Parkını gezdim, kaçtır maça gidip geliyorum kısmet olmamıştı gezmek, çakal yuvası, kızlara asılan insanlıktan nasibini almamış kişilerin, tinercilerin yuvası olmuştu son zamanlarda. Son seçim çalışması ayağına mıdır artık yenileme çalışmaları yapıldı ve yiğidi öldür hakkını yeme demişler, Melih Gökçek'in Ankara için yaptığı en hayırlı işlerden biri oldu diye düşünüyorum. Harika bir düzenlemeyle ailelerin gezdiği bir mekan halini almış görünüyor ama modası geçtikçe bakımsız kalırsa tekrar eski köhne günlerine döner mi diye de sormadan edemedim kendi kendime.
Yolda bir iki kişi beni çevirip adres sorunca tarif ettim. Birde lunaparkta "buster" denilen o yeni aletin en tepesinde Ankara'yı izlerken yanımda Ankara yabancısı bir kızın soruları üzerine göstererek anlattım Ankara'yı. Alıştım artık yabancılık çekmiyorum dediğim Eskişehir geldi aklıma, aslında ne kadar yabancı olduğumu hissettim hala. Ait olduğum, yabancı olamayacağım tek yer, her yerini bildiğim Ankara olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. Gençlerbirliğim de bu kadar güzel oynarken şimdi terkedilir mi be Ankara?. Maalesef gelecek kaygıları, okul okumak şart, bir de bu sene yandal belasına bulaştık olursa işim daha zor. Ankara'ya her maça gelmek istiyor ya gönül bu nasıl mümkün olacak bilemiyorum. Ara ara yakın deplasmanların yanında bir de tabikii Eskişehir deplasmanları yapabileceğim ve gelebildiğim kadar Ankara'ya gelmeye çalışacağım.


Bu kadar yoğunlukta yaz vakti ayırdığım ilgiyi bloga da çok ayıramayacağım gibi gözüküyor en çokta bu beni üzüyor. Kaldığımız öğrenci yurdunda internetin olmaması da en büyük handikapım. Bu zorunlu ilgisizlikten dolayı herkesten şimdiden özür diliyorum. Elimden geldiğince yazılarımla karşınızda olacağım ama her gün her gün atamayacağım maalesef yazılarımı. Yazıp biriktirdikten sonra, interneti yakaldığım gün bir kaç post ile karşılaşabilme ihtimaliniz çok daha yüksek. Yarın(Pazar) son günüm Ankara'da, içimde daha fazla depreşmeden Ankara aşkı yazıyı burada noktalayım. Erkin Koray'ın "Ankara Rüzgarı" şarkısından dizelerle sonlansın madem :).




Bu bir Ankara usülüdür Ankara'dan çıkar

Yeni olsa ne eski olsa ne çıkar

Delikanlılaar ben, biz, onlar

Aaa bak daha ne var

En hızlı zamanında ankaranın sevdik birbirimizi

Sen ve ben belki çok erken

Ama çok yakındık birbirimize

Bir kız ve bir erkek

Çıııığ gibi yağdık Ankaranın üzerine!!

25 Eylül 2009 Cuma

Şükür ki Berabere Kaldık(?) ; Hala Namağlubuz!!

Alıştık artık beraberliğe. Ancak kaçan beraberlikten yakınıyordum haftalardır, işte bu haftada kaçtı ama yanmıyorum. Hakem maçı bitirsin en azından 1 puan diye dua ettim yalan değil. Takımda bir gariplik var ilk yarısı, ikinci yarısını tutmuyor. Ya sorun takımın psikolojisinde ya da ikinci yarı giren oyuncular aslında ilk yarıda oynamalı. Nedir problem anlamadım ama Eskişehir maçından beri bir gariplik olduğu kesin bu takımda. Problem neyse bir an evvel çözülmeli ama tek bildiğim budur.

Maç öyle bir başladı ki herşey olağandışıydı sanki. Öncelikle maça girdik ve ilk haftalarda gördüğümüz Gençlerbirliği taraftarı pek yok gibiydi ve bağırmaktada isteksiz gibiydi. Aman dedim herşey eskiye mi dönüyor derken bir baktım staddan aşağıya millet kuyrukta sıralanmış başlamasına 10 dakika kalmış maça girmeyi bekliyorlar. Tabi çoğu maç başladıktan sonra oyuna dahil oldu ve Trabzonspor maçın başlamasıyla 1-0 öne geçti. Tabii bütün tribün bende dahil şok içindeyiz. Maça yeni girenler soruyor nasıl oldu gol diye. Cevaplıyorum herkese "bende anlamadım ki Orhan ileri çıktı dönemedi sağdan geldiler sol kanatları boş kaldı Gabriç attı". Maç ondan sonra öyle bir hal aldı ki bizimkiler Maratonda polislerin ayırdığı boşluk dışında, boşluk bırakmadan tıklım tıklım doldurdu tribünleri ya neye yarar. Trabzon bastırdıkça bastırıyor. Orhan'ı ilk kez bu kadar motivasyonu eksik, konsantrasyonu eksik gördüm. Tabii Trabzon madeni buldu Gabriç ile oradan geldikçe geldi üstümüze. Böyle baskıların arttığı sıra 16. dakika oldu Gökhan, Colman'a güzel bir pas attı bizim yavaş ve bir de uyuyan defans yüzünden bir anda karşı karşıya kaldı Serdar ile Colman. Tabii ki adam 10 numara diye oynuyor affetmedi pozisyonu 2. gol geldi. Biz böyle, Trabzon böyle oynarsa farka gider dediğim andı o dakika. Yavaş yavaş sesimizi çıkarmaya başladık, Trabzon 2-3 dakika daha üstün bir oyun oynadı. Daha sonra tıpkı Ankaragücü maçında olduğu gibi önce dengeyi kurduk. Biraz orta alan mücadelesi derken, biraz laubali oyun oynmaya devam ettiğini düşündüğüm Harbuzi, Colman'ın pozisyonuna benzer bir şekilde pozisyon yakalayıpta gol atınca, bizim tribün coştu önce ardından 30. dakikada gelen bu golle uyuyan Gençlerbirliği uyandı ve atak yapmaya yeniden başladı. İlk yarıda gözüme en çok batan hakem oldu. Verdiği bir kaç hatalı karar olduğunu düşünüyorum ancak bundan daha öte oyuncuların en ufak itirazında dövecekmişcesine üstüne yürümesi bana kalırsa otorite çabasından çok provoke çabası gibiydi. Çok saçma yerlerde, saçma agresif tavırlar sergiledi. Onun dışında takım olarak Trabzon iyi pas yaptı ancak Gabriç ön plandaydı. Yetenekli bir futbolcu gereçkten. Trabzon tribünleri eski havasından uzak, çok boşluklu ve sessizdi bugün. Bizde göze çarpan bir isim olmadı. Kötü oyunuyla Orhan Şam hayal kırıklığıydı ilk yarı. Yanı sıra Mustafa Pektemek ve Burhan'ın kanatlarda ki istikrarsızlığı bugüne de yansıdı ve hiç etkili olamadılar ilk yarı itiabriyle.
İkinci yarının başlama düdüğüyle 3. santramızı yaptığımız andan itibaren saldıran bir Gençlerbirliği vardı. Burhan ve Harbuzi çıktı yerlerine Sandro ve Hurşit başladı 2. yarı ilk on birde. Mustafa sağ kanada geçti ama o da vasatı aşamadı ve ilerleyen dakikalarda yerini Bilal Çubukçu'ya bıraktı. Hurşit o sıraya kadar sağ kantta Tayfun yerine tercih edilen Song'u bir türlü geçemiyordu. Ancak Bilal'in sola Hurşit'in sağa geçmesiyle sürekli kanat değiştirerek oynadılar. Ve iyice hapsettik kendi sahasına Trabzonspor'u. İşte eleştirdiğim nokta burada, takım böyle oynayabilirken bir ilk yarı fobileri var tutuk başlıyor. Başta sorduğum neden bundandır. Orta alan mücadelesine yakın geçse de ilk yarıda yaptığımız top kayıplarını bu sefer Trabzon yapmaya başlayınca daha iyi pas yapan takım hüviyetine biz büründük. Tozo çok teknik oynamaya başladı. Bu arada Cem Can'ın hakkını vermeliydim. Fiziksel gücünden ziyade artık oynadığı futbolda çok çok iyileşmeye başladı. Özelikle defansa gelmeden kestiği toplarla çok yardımcı oldu savunmaya. Orhan Şam toparlandı, Kahe harika futbol sergiledi. Gol bekleyip göremesekte Kahe'den, topu o kadar güzel göğsünde yumuşatıp indirdi ki arkadaşlarına, hayran kaldım. Ardından uzun zamandan sonra kaleyi tutan bir frikik şutu geldi Sandro'dan ardından ise sağ kanatta aut çizgisine çok yakın bir yerden frikik kazandık. Topun başına sol ayaklı biri lazımdı kim kim diye bir birimize bakarken Bilal geçti topun başına. Ben hiç ihtimal vermedim atacağımıza, daha çok içeriye orta olacak bir top gibi geldi bana ancak topa öyle güzel vurdu ki sol köşeden topu astı kaleye resmen. Gol ile daha çostuk tabi ki. Tribünde, takımda daya gayretli oynamaya başladık. Trabzon'un da yer yer ileriye çıkmalarından, oyunu riske atmalarından faydalanarak Hurşit ile kontrataklara çıktık. Song karşısında zorlanan Hurşit, Bilal ile kanat değiştirip sağa geçince Ferhat Öztorun'u harcadı desek yalan konuşmayız. Bu dakikalardan sonra Hurşit'in çalımlarla sıfırdan bir gol denemesini kaleci Sylla kornere çeldi orda Kahe'ye pas çıkarmayı düşünse gol olacak. Ardından solda cirit atmaya başlayan Aykut içeri girdi ve şutunu yine kaleci çeldi, direğin dibinden dışarı çıktı. Yandık tabi nasıl yanmayalım, geri dönüş tarihi yazacaktık. Ama asıl yandığımız tam dakikalar 90'ı gösterirken +3 dakikalık uzatmalar yeni başlamışken, Trabzonu çok güzel bir kontratak ile yakaladık. 3 Brezilyalımız Kahe aldı topu hemen sağa Tozo'ya, Tozo bekletmeden geri Kahe'ye, Kahe'de bu sefer sağ tarafta bomboş Sandro'ya attı. Sandro biraz daha topu sürüp, Brezilyalı tekniğini kullansa öndeyiz ama aceleci davranıp gelişine yerden plaseyi patlatınca, direğin dibinden giden top içimizi deldi geçti sanki. Bu ataktan sonra Trabzon'un bir atağı gerçekleşti işte o sıralar dua etmeye başladım bari böyle bitsin maç diye. Bu arada atladığım bir kaç olay daha var maç 2-2 iken Trabzon'un da bulduğu 2 kontratağın en tehlikelisini Radeljic çok güzel bir hamle ile kesti. Hakkını teslim edelim. Kötü başladı dediğimiz Orhan'da son dakikalarda atakları kesmesiyle kurtardı biraz. Ancak maç sonunda futbolcuları çağırdığımızı duymasına rağmen direk soyunma odasına gidişi içimizi burktu taraftarlar olarak. Maç bu skorla bitti yine kaçırdığımız ama yine de namağlubuz diye sevindiğimiz ve şahsi görüşüm olarakta beraberliği kurtardık en azından diyebildiğim bir maçtı.


Aykut Demir'e ayrı parantez açmak lazım. Yükselen form grafiği bugün tavanlarından birini yapmıştır sanırım. Ataklar kesti, ataklar başlattı. Son dakika Trabzon'un Yattara kozunu çok iyi durdurdu. Bu maçta gerçekten harikaydı. Milli takımı sonuna kadar hakediyor bana kalırsa. Kahe'yi anlatmaya gerek bile duymuyorum. Kafaya çıkacak sanarken o göğüste yumuşatılan toplar, bencil davranmayıp akıllıca verilen paslar ve artık iyiden iyiye koşmaya başlamaları süper ötesi Kahe. Maalesef ki sezon sonu yolcu gibi. Ancak herşey yolunda sanılmasın, nu ilk yarı tutukluk olayımız olduğu müddetçe kötü oynuyoruz. Burhan, Mustafa ve Harbuzi'nin artık bir istikrara girmesi gerek böyle çok yürümez gibime geliyor.
Maçın Adamı: Aykut Demir
Maçın Golü : Bilal Çubukçu ( hem beraberlik, hem frikik golü daha ne olsun?)
Maçın Olayı: 2-0 mağlubiyetten, 2-2'lik geri dönüş
Maçın Kazananı: Gençlerbirliği ( Hala namağlubuz :) )
Not: resimler ajansspor.com sitesinden alıntıdır.

Dünya "Gençler" Futbol Şampiyonası: FIFA U-20 Dünya Kupası!


FIFA 20-yaşaltı Dünya Kupası, Mısır'da başlamış. Futbolun en zevkli yanlarından biridir, geleceğin yıldızlarını takip etmek, "bu çocuktan adam olur" demek ve "keşke şu oyuncuyu bizimkiler alsa" tarzında içgeçirişler. Dünya Kupası'nı veya Avrupa Şampiyonalarını çok takip etmiştim ancak 2005 senesinde izlediğim bir 20 yaşaltı turnuvayı hala unutamam. Futbolcuların kendilerini göstermek adına bireysel yeteneklerini ön plana çıkarıp aynı anda takım halinde bu kupayı kazanmak adına güzel takım oyunuyla, üstün mücadelelere girmesi, seyir zevki çok çok yüksek maçlara sebebiyet veriyor bana kalırsa. Bu turnuva'da izlenmeye değer bana kalırsa.


2005 yılında unutamadığım turnuvaya da şöyle bir değinecek olursam, o sene bizim takımda vardı ve onları özellikle takip etsemde, özel olarak Hollanda ve Nijerya'nın takipçisiydim. Bugün Ankaragücü kalecisi Serkan Kırıntılı vardı kalemizde en iyilerimizdendi, Adanaspor'da oynuyordu o dönem, şimdilerde milli takımın yedeklerinden de olsa Türkiye'nin başarılı isimlerinden aklımda kalanlardan. O'nun dışında Nijerya ve Hollanda'ya özel hayranlığıma sebep olan futbolculardan Hollandalı Quincy-Owusu Abeiye vardı. Gana asıllı bu futbolcu keşke bize gelse diye içimden geçirdiğim isimlerdendi ama öğrendim ki Arsenal'in oyuncusuymuş haliyle hevesim kursağımda kalmıştı. Takım arkadaşı Ryan Babel şu sıralar Liverpool için ve Hollanda milli takımı için ter dökerken, Quincy maalesef beklediğim patlamayı yapamadı ve şu sıralar orada burada kiralık olarak hayatına devam ediyormuş, ayrıca Gana milli takımına geçiş yapmış parlayamayınca Hollanda tercih etmemiş sanırım kendisini. Nijerya'da ise şu sıralar Chelsea'nin oyuncusu olan John Obi-Mikel gerçekten güzel bir oyun çıkarıyordu. O'nunla beraber keşke bize gelsin dediğim ikinci isim ise Isaac Promise idi. Ancak bu oyuncuların peşindeki takımları öğrendikçe içim burkulmuştu. Tek takip eden biz değiliz tabi diye düşünerek normal bir sonuç olarak kendimi avutmuştum ancak bir tatil dönüşüydü sanırım babam dedi "bir oyuncu almış bizimkiler" diye. "Kim acaba?" dedim o zamanlar internetim de yoktu ki bakayım. Baya bir spor haberlerinde geçsin diyerek bekledim. En sonunda geçti haber; "Gençlerbirliği, Nijerya U-20 milli takımı kaptanı Isaac Promise'yi Feyenoord'un elinden kaptı" diye geçiyordu ajanslarda baya sevinmiştim o sene. İyiydi hoştu ama kaldığı 4 sene boyunca ofsaytı öğrenemedi. O gün anladım zaten Feyenoord'un elinden nasıl kaptığımızı :).


Bu anıyı anlattım çünkü böyle bir genç yetenek diyebileceğimiz, bizim takımın karakteristik özelliğine yakışır bir biçimde bir oyuncuyu alıp neden parlatmayalım diye düşünmekteyim. Başlıkta tırnak içine almamın sebebide budur tam bizlik turnuva :). Ayrıca seyir zevki açısında da çok iyi olacağına inandığım bir turnuva. Euro Sports veriyor maçları diye duydum üzüldüm ancak açık yayından TRT 3'de maçları veriyormuş. Bugün 3 maç var. İlkinin bir kısmını, 3. maçında yetişebilirsem hepsini izlemeyi umut ediyorum. Malum Trabzon maçı var takımımızı destekleyeceğiz 2. maçın oynandığı sıralar. İzlemek isteyenler için programıda vereyim;



25 Eylül Cuma
17.00 Paraguay U20 – İtalya U20 (TRT 3)

19.45 Nijerya U20 – Venezuella U20 (TRT 3)

22.30 İspanya U20 – Tahiti U20 (TRT 3)

24 Eylül 2009 Perşembe

Gençlerbirliği ve Rakiplerimiz 2009-2010 Sezonu 7. Hafta


İlk açıklanan programda Pazar günü oynanması gereken maçımız, Cuma gününe yani yarına alınmış. Normalde haftanın açılışını Beşiktaş ile Ankaraspor yapacakken, Ankaraspor'un maçlarının iptali sonucunda, yayıncı kuruluş federasyondan rica etmiş ve takımlarında onayı alınarak maç Cuma'ya alınmış. Takımlar uygun gördüyse sorun yok, hemde tribünden ağabeyimiz herşeyimiz Yücel Yıldırımoğlu'nun düğünü de pazar günü olacaktı programda bir sıkışıklık olmadan rahat rahat eğleniriz. Bir de yenersek değmeyin keyfimize. Neyse maçın ön incelemesini yapalım.


Önce konuk takımdan başlayalım. Trabzon sıralama itibariyle bir basamak üstümüzde. Puanlarımız aynı ancak Trabzonspor'un durdurak bilmeyip İstabul Belediye'ye 6 tane atması sonucu averajı oldukça iyi oldu tabi. Hatta sadece FM oyunlarında mümkün olarak gördüğüm defans oyuncusunun gol krallığı yarışması olayıda o maçla birlikte neredeyse Egemen Korkmaz ile mümkün olacaktı. Egemen Korkmaz, Trabzon defansının yükselen ismi, Bursaspor'dan sonra Trabzon'da da kaptanlığa yükselmiş bir isim bu sıralar yaptıklarıyla çok konuşuluyor. Hele yenildikleri Diyarbakır maçında gol pasını engellemek isterken topun önüne kendini ilginç bir şekilde atışı var unutulmayanlarıma kazındı :). Ufak bir Egemen incelemesinden sonra, yeniden Trabzona geçecek olursak sezona Sivas galibiyetiyle başlayınca, Sivas'ın düşüşü, Trabzon'un yeniden doğuşu dendi ancak Trabzon'un da UEFA ile başlayan düşüşü ligde de engellenemez bir hal alarak devam etti. Önce evinde Diyarbakır yenilgisi, ardından UEFA'da Touluose derken, Manisa'ya yenilip ardından UEFA'da da elendikten sonra ligin iyi kadroya sahip ekiplerinden Bursaspor ile beraberlik geldi. Tam Trabzon'da neler oluyor denmeye hatta Hugo Broos gidecek mi? tartışmaları sürerken açıldı Trabzon ve 2 haftadır kazanıyorlar. 2 haftada 9 gol atarkende sadece 2 gol yediler. Son haftalarda gerek defans, gerekse hücum olarak iyi bir görüntü sergiliyorlar. Gerçi 6 gollü maçın 3 golünü dediğimiz gibi defans oyuncusu Egemen attı. Forvetlerden Umut Bulut yeni yeni açılıyor, Gökhan Ünal ise istikrarsız şu aralar. Ancak Egemen'in attığı goller duran toplardan oluyor genelde ve bu da bizim için özellikle tehlike. Çünkü iyi oynamamıza rağmen göze çarpan en büyük zaafımız duran toplardan oluşan karamboller. Radeljic ve İlhan'ın da hava toplarında çok üstün olmadığını biliyoruz o yüzden bu tarz goller yememiz çok mümkün. Tjikuzu, Hüseyin Çimşir'in yerini doldursun diyerek alındı ancak geçen hafta ülkesinden geç döndü denerek ceza verilmiş ve kadroya alınmamıştı, bizim maçta da oynamayacak. Yattara sakatlıktan kurtulmuş, kadroya alınmış ancak ilk 11 için düşünülür mü? emin değilim. Bizden giden Engin kadrodan çıkarılmış hal böyle olunca. Zaten Alanzinho, Yattara ve Engin üçlüsü çok tehlikeli gözükse de 3ünün bir arada oynması imkansız. Bu gruba bir de Colman'ı eklersek -ki O da büyük bir çıkış içinde- bir oyuncunun kesilmesi lazım, piyango Engin'e vurmuş anladığım kadarıyla. Trabzon'dan haberler basından derlediğim kadarıyla böyle.


Bize gelecek olursak, ezberlediğimiz ilk 11 ile çıkacağız herhangi bir eksik yok. Kart cezasız, sakatlık olsa da sadece ufak tefek sakatlıklarla atlatılan bir 6 hafta geçti. Geçen sene ki sakatlık kabuslarının hiç birini yaşamıyoruz. Sağlık ekibi değişmediğine göre keramet yine Thomas Doll'da sanırım. Aynı taktik ile hücum edeceğiz takımın üstüne ancak dediğim gibi duran toplarda ki zaafımız en büyük eksikliğimiz. Defans olarak sağlam isimlerimiz var ama geç uyanıyoruz ve Gökhan Ünal gibi boylu bir forvete karşı hava üstünlüğü kurmamız çok zor gibi gözüküyor. Forvetleri de yavaş yavaş form tutmaya başlamışken işimiz zor. Ayrıca gol atabilen defanslarının yanında bizim iyi defans yapıyorlar. Bizim golcüler açılsada bi kaç haftadır, son 2 maçında sadece 2 gol yiyen bir takım karşısında zorlanacaklardır. Son bölümlere yine beraberlik gibi skorla girersek tabikii en etkili silahımız Hurşit olacak. Katı savunmayı açmak yine ona düşecek birebirdeki etkinliğiyle. Defansı son dakikalara yorgun girerse başarı oranı çok yüksek olur Hurşit'in. Defansı yormakta tabi ki Kahe'nin işi. Her birşeyi ona yüklüyoruz ama ilerde tek kalıyor. Sistem ne kadar 4-3-3 gibi gözükse de 4-5-1 taktiğiyle oynuyoruz. Mustafa dışında 3. forvet olarak Burhan etkisiz kalıyor. O yüzden tek forvet gibi forvet Kahe takımda. Allah nazarlardan saklasın açıldı şu aralar ama zor bir maç tabi ki O'nun açısından. Kadromuz çok güzel futbol oynasa da kalite açısından bu takımlardan bir gömlekten fazla alttayız. Tam da açılmaya başlamış Trabzon karşısında işimiz zor.


Lig tablosu zevkli bir maç olacağını işaret ediyor. Eskişehir maçında da aynısını dedik ve oldu. Bu maçta çok benzer bir maç ancak her ne kadar lige kötü başlasada Eskişehirspor'a göre daha kaliteli bir kadroları var. Zor bir maç bizleri bekliyor, son olarak bilet fiyatlarını verelim;


Gençlerbirliği Kale Arkası Tribün: 22,50 TL

Gençlerbirliği Kapalı Tribün: 42,50 TL

Gençlerbirliği Maraton Tribün: 32,50 TL

Trabzonspor Kale Arkası Tribün: 22,50 TL

Trabzonspor Kapalı Tribün: 42,50 TL


Not:biletler biletix fiyatıdır. Gişelerde şu 2.5 Tl'lik küsüratlar olmaz %99.

Boğaz'ın Maradonası: Hurşit Meriç


Göksel dostum sağolsun kendi blogunda Gençlerbirliği ile ilgili 2 yazı yazmış. Bloga giriş problemleri ve bayram derken bizde yazmayı unuttuk, bu güzel yazıları görünce 2 kelime de ben edeyim dedim. Kahe ile ilgili yazısı çok hoş olmuş o sebeple çok fazla söz etmeye gerek duymuyorum altta vereceğim linke tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz. Benim yazımın konusu Hurşit Meriç olacak. Göksel dostumun yazdığı 2. yazıda biraz bahsediyor kendisinden onunda linkini yazının altında bulabilirsiniz ancak ben biraz daha Gençlerbirliği'li gözüyle anlatayım istedim.


Hurşit Meriç 1983 doğumlu Hollanda'da yaşayan gurbetçi bir ailenin oğlu. Haliyle çifte pasaportu var kendisinin. Yaş itibariyle en verimli dönemlerine girmiş bulunmakta ancak ismi pek sık anılmamış bir oyucu Türkiye için. Ta ki geçen sene devre arasında kadromuza kattığımızdan beri kimse tanımıyordu sanırım. Hatta Türk futboluyla çok fazla içli dışlı olmayanlar hala tanımıyorlardır bile. Geçen sezon devre arasında Hollanda Eredivisie ekiplerinden ADO Den Haag takımından transfer oldu bize Hurşit. ADO takımında vazgeçilmez oyuncuymuş, oyuncuymuş diyorum çünkü bize gelen her oyuncunun seceresini karıştırıp yazı olarak döküyorum buraya ancak Hurşit geldiğinde ben bu blog olaylarından yeni yeni haberdar olmaktaydım o nedenle pek araştırmamıştım Hurşit'i. Şimdi biraz göz gezdirdim eski istatistiklerini buldum. Bize gelmeden evvelki sezon(2007-2008) ADO takımında 36 maçta forma giymiş. Ligde 18 takım olduğuna göre 34 hafta lig maçları var zaten, ADO takımıda Avrupa'da yok, sadece Hollanda Kupasında olsa, sakatlıkları, cezaları çıkarınca 36 maç önemli bir rakam. Gerçi şöyle bir gerçekten de bahsedelim 36 maç forma giydiği sezon ADO takımı Hollanda 2. ligi olan Jupiler Lig'de mücadele ediyormuş. Bu sezon istatistiklerine baktığımızda 5 gol atıp 4'de asist yapmış. Bize geldiği sezonun ilk yarısında ise Eredivisie'ye çıkan ADO takımında yine vazgeçilmezlerden olup 14 maçta forma giymiş Hurşit. Bu yarım sezonda ise 2 gol atıp 1 asist yapabilmiş. Aynı zamanda ADO'nun oynadığı 2 Hollanda Kupası maçında 2 gol 1 asist ile güzel bir tablo çizmiş. Bizde ise geçen sezon sadece 5 maç oynayıp hiç bir şey yapamamıştı. Hoş o takımda kim ne yaptı ki Hurşit'e umut bağlayalım.


Gelelim bu sezona. Hazırlık kampının en golcülerindendi Hurşit. Yeni sezona şöyle bir göz kırptı "ben geliyorum" diye. "Hadi bakalım" dediğim oyunculardandı Hurşit ama sezonun ilk 3 haftasıyla Hurşit'i sahada hiç göremedik. Oynanan futbolda güzel olunca pek aramadık aslında. Ta ki ilk galibiyetimizi aldığımız Kasımpaşa maçında sonradan oyuna girince gördük onu. Dönüşü muhteşem oldu derler ya ilk forma giydiği maçta son golümüze de imzasını attı Hurşit. Daha sonra ki haftalarda hep sonradan izledik kendisini ve son Ankaragücü maçında da galibiyeti getiren golün asistini yaparak gönüllere taht kurdu. 3 maçtada son dakikalarda oyuna girdi ve Kasımpaşa hariç Eskişehir ve Ankaragücü takımlarının katı defansını açmak için tercih edildi. Sol kanatta aldığı topu rakibe çalım atıp, sıfıra inip sonrasında gol pası olarak değerlendirmeye çalışıyor. Çok göz önüne çıkmadığı için basında diğer takımlar bilmiyor olabilir ama 3 haftadır ne yapacağını adım adım biliyorum. Şu halimle koysunlar karşısına durdurum bu adamı diye iddiamı da atayım ortaya :). Çalım stili hep aynı çünkü, önce karşısına adamı alıyor sağa çeker gibi yapıp soldan aynen devam. İşte bu aynılığı güzel kılan şey, bir maç içinde her defasında bu hareketin aynı adam tarafından yenmesi :). Bu zorlu kilidi açmakta gerçekten yararı çok büyük Hurşit'in, hatta geçen maç sonu değerlendirmesinde yazmıştım, içeride biraz daha hızlı çoğalabilsek asist kralı yaparız biz Hurşit'i. Bu çalımlarda başarılı olduğu gibi, birde Hurşit her oyuna girdiğinde -maçlarımızı izleyenler farketmiştir- oyun bir anda sol kanada yığılıyor. Atağa çıkıldığı anda her top sol kanatta Hurşit'in ayağında. Büyük bir özgüven, birebirde etkinlik ve pas yeteneği var. Ancak bütün istatistiklerini verdiğim sezonların bir ortak özelliği var.
Hurşit bu oynadığı çoğu maçı 90 dakika maalesef tamamlayamamış. Hollanda 2. ligindeki 36 maçlık periyotta 5 kere sonradan girerken, 19 kez de oyundan alınmış. 36 maçın sadece 3te 1'lik bir bölümünde 90 dakika sahada kalabilmiş. Bize geldiği sezonun ilk yarısında, Hollanda 1. liginde forma giydiği 14 maçın ise 9'unda sonradan oyuna girerken 3'ünde oyundan alınan isim olmuş ki buda sadece 2 maçı 90 dakika tamamlayabildiğini gösteriyor. Süper form çizmiş dediğim 2 maçlık Hollanda kupasında ise 1 maç 90 dakika oyunda kalırken, bir maç sonradan dahil olmuş oyuna. Bizdeki performansı zaten 90 dakikayı bu oyunla çıkarabilecek biri olmadığını gösteriyordu bana göre ve gördümki geçmiş zaman istatistikleride 90 dakikayı tamamlayabilecek bir oyuncu olmadığını gösteriyor. Yani kondisyon olarak gücü yerinde maşallah ancak oynadığı oyun tarzı 90 dakikalık bir oyun değil bana göre. Daha çok rakibin kilidini açmaya yönelik kullanılabilecek bir isim. Ayrıca değinmem gereken bir noktada, çıkışı çok hızlı olan bir isim yani şu an bizim yaptığımız son dakika kontratak futbol için kilit isim kendisi ki bunu da 3 maçtır gösteriyor yükselen formuyla. Topla buluştuğu anda hızlanabiliyor ki bunu Türkiye'de ya da en azından bizim takımda yapabilen bir oyuncu yok. Eğer oyununu ezberletmeden ve kondisyonunu iyi kullanabilirse Burhan'ın ilk 11'deki yeri sarsıntıda diyebiliriz. Pek sağ kanatta kullanacağını düşünmüyorum ama 2 kanatta da etkili olabilen bir isim Hurşit. Ayrıca futbol dışında da renkli bir kişiliği var Hurşit'in yani uzaktan öyle gözüküyor, başlıkta, bulabildiğim tek resmine bakarmısınız. Kulüp sayfasından alıntıdır resmi bu arada. Birde taraftar arasında bir üçlü çektirme geyiği var, sanırım maçta olmadığım bir dönem ki bu geçen sene bi üçlü çektirme hadisesi olmuş. Kolundan başlayıp nereye uzandığı belirsiz dövmeleriyle de Kahe'nin sırtında ki dövmeden sonra bizde gördüğüm en dövmeli futbolcu kendisi :). Bir de tereddütlerim adı konusunda, normal olanı sanırım Hurşit olmalı ama kulüp sayfasında Hurşit Meriç linkine tıklayınca Hurşut Meriç yazılı oyuncu profili geliyor. Stadda da ismi o gıcık bayan sesi tarafından Hurşut diye okunuyordu en son, kafam çok karışık bu konu yüzünden :). İşin şakası bir yana tam bir gizli kahraman Hurşit oynadığı futbol ile. Bu başarısını ileriki haftalarda da görmek istiyoruz umarım başarılı olur. Uludağ sözlük sitesinde tek yorum yapılmış onu tanıyan bir kişi tarafından, Hollanda da ki lakabının "Boğaz'ın Maradonası" olduğunu yazmış başlığımın adı da burdan gelmektedir şahsi görüşüm değildir.
Göksel Sert'in blogunda ki Gençlerbirliği yazıları:
Kahe ile ilgili yazısı için:
Thomas "DOLL"durabildi! başlıklı yazısı:

20 Eylül 2009 Pazar

M Oil Formamıza Geri Döndü


UEFA döneminde forma reklamımız olan ve geçen Lotto ile çıkan anlaşmazlık sonucu eleştirdiğim Turkcell reklamı yerine keşke olsaydı dediğim reklam M Oil geri dönmüş formalarımıza. Açıkçası hissedar falan değilim takıma ama bu reklamı çok yakıştırırdım Genşlerbirliği'ne. Nedenini inanın bilmiyorum ancak özelliksiz, basit ve kazık{:)} olduğuna inandığım Turkcell reklamının yerinde o olsaymış diye hayıflandım kendi kendime. Ankaragücü maçında bir baktım bize yakın yerde Gençlerbirliği korner kullanıyor, yaklaştılar iyice. Formalarda bütün isimlerin alta yazılması bilindiği gibi sırta reklam alma olayından sonra başladı ve bizim sırtımız uzun süredir boştu ama yaklaşınca bizimkiler gördümki sırtımızda yeniden dönmüş M Oil reklamı. Formanın her yerinin reklam olmasına karşıyım ama UEFA döneminde biraz uğur getirdiğine inandığım o reklamın bir Turkcell'in yerini alması umudu yeşerdi içimde.
Neyse sonuçta Cavcav aldığı paraya bakar. Artık furyaya bizde uyduk, sırtımızda da reklamımız var haberini verelim. Şorta reklam almakta serbest. Bir ara Ankaraspor'un vardı, Eskişehir'in de var sanırım bakalım şorta reklam alıp heryeri reklam cümbüşüne çevirecekmiyiz bakalım? Fransa'daki forma reklamları gibi yapıpta, hangi takım hangi renk bilemezsek yakında şaşmam. Bu M Oil reklamında sevindiğim tek şey dediğim gibi ilerde Turkcell'in yerini almasıdır. İşin ticari boyutunda değilim anlayacağınız :).

Başkent Derbisi Bizim, Esas Kazanan Dostluk

Başkent derbisi galibiyetimizle sonuçlandı ama maçın skorunun güzelliğinin yanında çok özel şeyler vardı dün gece. Blogger'a girişteki sorunlar sebebiyle geciktim biraz yazıyı yazmakta özür dileyerek başlıyorum yazıma. Önce maçı anlatmak istiyorum çünkü özel olan taraf tribünlerdi. Maça beklediğimiz 11 ile başladık. Maçın ilk düdüğüyle birlikte oldukça baskılı bir oyuna başladık hemşehrimiz karşısında. Ankaragücü biraz maça başladığının farkında değilmiş gibi görüntüler çizerken, önce Burhan'ın üst direği sıyıran daha sonra da Harbuzi'nin Serkan'ın kucağında kalan uzaktan şutları geldi. Serkan'ın uzaktan şutlarda çok gol yiyebildiğini bilen oyuncular sanırım bu yola başvurmaya çalıştı, az kalsında başarılı olunacaktı. Ancak bu baskılar 10. dakikada cevap verdi ve korner atışını kullanan Harbuzi'nin ortasında Mustafa'nın kafası derbide 1-0 öne geçirdi bizi. Maç boyunca oyunu açmasını beklediğimiz oyuncumuz Harbuzi pek birşey yapamasa da yaptığı bu asist ile yine de skora katkı yapmasını bildi. Mustafa ise kafa vuruşlarında ki etkinliğine devam ediyor. Ama ne varki bizi aşka getiren bu gol sonrası, oyuncularında aşka gelmesini beklerken bir anda oyunu Ankaragücü domine etmeye başladı. Atılan golden sonra ne oldu hiçbirimiz anlayamadık ya bir anda oyunu kendi sahamızda kabullenmeye başladık. Eskişehir maçında ki durumu yaşamamak adına defans mı yapılmaya çalıştı oyuncular anlayamadım ancak oyun bizim golden sonra bizim yarı sahada tek kale şeklinde oynanmaya başladı. Tabiki bir maç yarı sahada bu kadar kabullenilirse golün gelmeside kaçınılmaz olur ki Ankaragücü yakaladığı bir pozisyonda Barbaros ile eşitliği yakaladı. Bu golde Ankaragücü'nün baskılarının etkisinin yanısıra gereksiz faullerle, çok tehlikeli noktalardan rakibe pozisyonlar verdik. Golde yine böyle bir karambol yaratabilen pozisyonun sonunda geldi.

Maç içinde göze çarpan şeylerden biride yapılan sertliklerdi. Aslında bu konuda biraz Ankaragüçlü oyuncuları suçlu buldum ben. Özellikle Barbaros ve Hürriyet çok fazla top yerine bizim oyuncularla didiştiler. Zaten Hürriyet'in olduğu yerde bu tarz didişmelerin olmaması neredeyse imkansız gibi birşey yine şahsi kanaatim. Maç boyunca kaptan İlhan Eker ve Orhan Şam hakeme bu sertlikleri görmesi yönünden uyarıda bulundular. Tozo'da bu kesim biçim işlerinde bizim takımın bir numaralı isimlerindendi. Tozo ile Hürriyet zaten maç boyu birbirlerini biçmekle uğraşmaktan dolayı bir türlü maça konsantre olamadılar. Barbaros'un bu kadar sinirli olmasıda çok garipti. Bizden biri harekete itiraz etse O'nun üstüne Barbaros saldırdı. Bu kadar sert ve yarı sahamızda geçen ilk yarıyı sağsalim berabere kapattık. İkinci yarı Ankaragücü baskısıyla başladı yeniden. Özellikle Vassell çok can yakabilecek bir isim. Ne yapsak durduramadık bir türlü. Tam bir tecrübe gerçekten, yüzde yüz formunu yansıtabilse çok çok canlar yakar ama bu biraz arkadaşlarının daha iyi oynamasına bağlı. Kazasız bir şekilde 56. dakikaya geldiğimizde, Thomas Doll oyuna müdahale etti ve 2 değişiklik birden yaptı. Maçın kırılma anı buymuş diyebilirim. Harbuzi'nin yerine Kerem, Burhan'ın yerine Hurşit girdi. Harbuzi Kerem değişikliğinden sonra sanırım 1-1'in üstüne yatılmak isteniyor dedim, anlam verememiştim. Velhasıl şu Thomas Doll'un futbol bilgisi harika, oyunu okuması harika, yaptığı değişikliklerle maçı kazandırdı resmen. Bu değişikliklerin ardından önce oyunda dengeyi kurduk. Orta alan mücadelesi şeklinde beraberlik kokan bir maç oynanmaya başlandı önce. Daha sonra sol kanada geçen Hurşit ağırlığını göstermeye başladı ve üst üste ataklarımız geldi. İçeride biraz daha çoğalabilsek hızlı bir şekilde, çalımlarla sıfıra inen Hurşit çok daha tehlikeli olabilir rakipler için. Bu dengeyi sağladığımız sıralarda önce Kahe'nin bir vuruşu yandan auta çıktı, daha sonra Ankaragücü atağında vurulan bir kafanın tam çizgi üstünde Cem Can tarafından çıkarılması çok kritikti. Bu dakikaların ardından biraz daha hissettirdik kendimizi ataklarda ve sonunda sola doğru atılan uzun topta, topla buluşan Hurşit yine sıfıra inip Kahe'ye çıkardığı topu, Kahe çok ama çok usta ve harika bir vuruşla ağlarla buluşturmayı başardı. Öne geçtikten sonra bizim takım daha doldur boşalt oyunu tercih ederek zamanı öldürmeye oynadı. Ankaragücü'de son bir umutla ataklarını sürdürdü ancak sonuç alamadı. Bayram hediyesi bu üç puan çok güzel oldu.
Gelelim asıl harika olan olaylara. Maç öncesi Ankaragücü-Gençlerbirliği maçları hayatında böyle bir tribünü görmemiştir sanırım. Maç biletleri çok ucuz olmasına rağmen tıklım tıklım bir durum yoktu ancak güzel bir taraftar topluluğu vardı. Maçta az sayıda olsakta deplasman olmamız münasebetiyle sesimizi çıkarmayı bildik. Birde bulunduğumuz saatlinin o köşesinin ekosu çok iyi sanırım iyi yankılandı sesimiz. Yaptığımız tezahüratlara başta Ankaragüçlülerin ıslıklarına hedef olsakta, Maraton Şimşekler grubunun hazırladığı büyük puntolarla yazılmış bir 100. yıl kutlama mesajı sayesinde önce bütün Ankaragüçlüler susup yazıyı okumaya koyuldu. Ardından ilk tepki Gecekondu'dan geldi. "Gençler, bayramın mübarek olsun" tezahüratıyla inledi stad. Onların ardından maraton ve sonrasında Sol Kapalı tribün başladı aynı tezhürata. Ardından tabiki bu jeste karşılık biz başladık "Ankara, bayramın mübarek olsun" diyerek ve alkışlarla devam ettik. Ardından yine biz patlattık "Başkent'in, Başkent'ten başka dostu yok" diyerek. Ankaragüçlüler büyük alkışlarını bizim için yaptılar. Daha sonra maç içinde tabiki herkes kendi takımı lehine tezahüratlarda bulundu. Taa ki 84. dakika da Kahe'nin bizi öne geçiren golü gelene kadar. "Hikmet istifa" diye inleyen Ankaragücü tribünleri susunca, bizimde sevincimiz bitince başladık yine aynı pankartı açıp "100. yılın kutlu olsun Ankara" diye. Centilmen Gençlerbirliği taraftarı kendini gösterdi, kesin küfür eder dediğim Ankaragücü taraftarı beni yanıltıp alkışlarla karşılık verdi. Maç sonunda gelen jestleriyse çok daha ilginçti. Ankaragücü taraftarı sırayla Gençlerbirliği futbolcularını tribüne çağırdı. Alkışladılar, ardından yine bayramımızı kutladılar. Maç işte böyle güzel bir ortamda oynandı. Her ne kadar saha içinde gereksiz sertlikler olduysa da hiçbir şey bu güzel ortamın çizgisinden çıkmasına sebep olmadı. Yalnız bir haber sitesinde sağ kapalıda oturan "Tunalı" grubunun bizimt takımı çağırıp ardından küfür ettiği söyleniyor. Biz duymadık ancak alttaki yorumlardan bu grubun sevilmeyen ve arsız bir grup olduğunu anladık. Herkes tepki gösteriyordu bu olaya. Bravo Ankaragücü.
Ve beklenen oldu, Ankaragücü'nün jestine yanıt veren oyuncular bizim yanımıza indi. Hepimiz yıkıldık tellere doğru. Müthiş bir sevinç ve coşku. İlhan "üçlü üçlü" diye işareti verdi, bütün eller havada, şşşşştttttt sustuk ve 1.... 2... 3.... şimşekleeerr.... Bu galibiyeti oyuncularımızla böyle kutladık. Tam soyunma odasına giderlerken ben başladım " Kaheeeeee, Kaheeee" demeye, arkadaşlarım destek oldular, ardından bütün tribün. Kahe döndü ve başladı dans etmeye. "KAHEEEEE, KAHEEEEE" diye inledikçe dans ediyor önümüzde Kahe. Hızlandık, hızlandık ve Kahe coştu. Alkışladık ellerimiz patlayana kadar. Son senesi olduğundan mı açıldı bilinmez ama Kahe coştu gidiyor. Özellikle Eskişehir maçında bizim tribünü coşturmak istemesiyle sempatikleşen tavırları bu maçtaki dansıyla tavan yaptı. Bizden gitse bile ondan hatıra "Kahe" formam benim için büyük bir değere sahip oluyor gün geçtikçe. Müthiş bir bayram hediyesi ile evlerimize dağıldık.


Ankaragücüyle atılan bu dostluk adımları çok güzeldi. Hem kendi taraftarımıza, hem Ankaragücü taraftarına sonsuz teşekkürler. Gerçekten kardeş dediğimiz takımlar bizim sahamızda bize küfürler ederken, küfür etmesini en beklediğimiz takımın taraftarlarının bu yaptığı " Başkent'in Başkent'ten başka dostu yok" savını bir kez daha doğrular nitelikteydi. Umarım uzun yıllar böyle devam eder tribünlerimiz. Artık şu Gökçeklerin gölgesinden kurtulup ligde daha iyi yerlere gelmeliler.
Maçın Adamı : Kahe
Maçın Golü : Kahe ( O vuruşu gerçekten her babayiğit yapamaz)
Maçın Gerçek Kazananı: Başkent'in ezeli rakiplerinin bu dostluğu sayesinde Ankara.
Kırılma Noktası : Thomas Doll'un değişiklikleri ve Cem Can'ın çizgi üstünden kafayla çıkardığı top

19 Eylül 2009 Cumartesi

Biraz Nostalji: 2000-2001 Ankaragücü - Gençlerbirliği

Şu sıralar facebook'ta taraftarlar tarafından çokça paylaşılan bir video var. www.genclertube.com sitesinin kurucusu ve alkaralar.com'un admini Erdem Ceydilek dostum tarafından paylaşılmış bir video, O'na teşekkürlerimi ileterek, 2000- 2001 Sezonunda Ankaragücü'nü 5-2 yendiğimiz maçta Marcel M'Bayo'nun müthiş golü ve yaptığı ilginç gol sevincini vereyim istedim. Her ne kadar sevsemde Ankaragücü'nü, maç öncesi biraz kızdırmak normaldir herhalde :).
video

18 Eylül 2009 Cuma

Gençlerbirliği ve Rakiplerimiz 2009-2010 Sezonu 6. Hafta


Gazozuna maç bile olsa aralarında ki müsabakanın ismi, havası, önemi, çekişmesi hiç değişmez Ankara Derbisinin. Başkent deyince akıllara gelen ilk takımlardır Ankaragücü ve Gençlerbirliği. 6. haftaya girdiğimiz Turkcell Süper Ligde, hayatım boyunca izlemek istediğim tek derbi olan Ankaragücü-Gençlerbirliği müsabakası oynanacak. En çok haberi çıkan derbi Galatasaray-Fenerbahçe'de olsa, River-Boca derbisi daha ateşli olsada, İnter-Milan devlerin derbisi olsada, Ankara sevgisinden olsa gerek hiç bir derbi beni bu derbi kadar heyecanlandıramıyor. Ankara'da en büyük olma rekabetinde lig tablosunda ki sıralamadan daha önemlidir bu derbilerin sonucu. Ankara basınında yankısı İstanbullular kadar çok, taraftar arasındaki sınıf farkı çekişmesi en az River-Boca derbisi kadar yoğundur. Ankaragüçlülerin dilinde "verelim dersini şu entellere" lafı, Gençlerbirliği taraftarlarının dilinde "yenelim şu küfürbazları" lafları eksik olmaz pek bu aralar. Şahsi düşüncem Gençlerbirliğinin yenmesi yönünde olsada, sonuç ne olursa olsun kazananın Ankara takımı olduğunu bilmek güzel bir duygu. Böyle bir derbidir kısaca Başkent derbisi. İleride çok detaylı bir yazı yazmayı istediğim konulardan biridir, o yüzden yazılacak çok şey olmasına karşın ben sadece bu ufak bilgilerle bu haftaki durumları değerlendireceğim her hafta yaptığım gibi.

Gençlerbirliği olarak geçen hafta bir beraberlik daha aldık ve an itibariyle 7. sırada bulunmaktayız. Çok fazla beraberlik alsakta son yılların en güzel oyunlarından biriyle, en iyi başlangıçlarından birine imza atmış bulunmaktayız. Kahe'nin formu giderek artıyor, hücum olarak bu gelişme çok önemli takımda. Bunun yanında Mustafa Pektemek biraz istikrarsız yapı seyrediyor, bir an evvel Burhan ile birlikte bu işi bir düzene sokmalılar. Yine Mustafa, Burhan'a nazaran daha iyi bir oyun sergiliyor ve takıma katkısı büyük oluyor. Burhan ise maçtan çabuk kopabiliyor en önemli sorunu sanırım. Bunun dışında tam kadro hazırlanıyoruz maça. Hafif sakatlığı bulunan diye geçiyor çoğu yerde ancak sanırım ufak bir gribal enfeksiyon sorunu olan Harbuzi maçta oynayabilecekmiş, antrenmanlara katılmış. Geçen hafta süpriz bir şekilde Sandro'yu oyunda görmüştük, bunun dışında sakatlardan Sinan Ayrancı'da iyileşmiş sanırım. Tam kadro olmanın ve Thomas Doll'un güven dolu futbolu sayesinde biraz daha rahat gireceğiz bu karşılaşmaya.

Ankaragücü cephesi ise karışık. 100. yılını bu sene kutlayan köklü camia, maalesef ki sezona büyük sorunlarla girdi. Vassell transferiyle büyük sükse yapsalarda devamı gelmedi. Şu an gelinen nokta ise başkanlığa seçilen Ahmet Gökçek'in ve ekibinin, Ankaraspor ile bağlantıları bulunması sebebiyle iyice karmaşıklaştı. Konu çok dillendiği için yazmadım çok birşey, zaten herkes biliyor artık. Normal şartlar altında Ankara futboluna zerre ilgi göstermeyen basın, bu durumu hala yazmaya devam ediyor. Sonuç Ankaraspor'un küme düşürülmesi oldu. Ancak Ahmet Gökçek'in hak mahrumiyeti alması ve çeşitli cezalar ile kargaşa sürüyor. Geçen haftanın yenilgisiyle ilgili takıma yeni katılan oyuncularla ilgili uyum sorunu yaşadıklarını itiraf ettiler Ankaragüçlü futbolcular. Zaten sezona da çok iyi giremediler maalesef. Hedefler için çok erken bi haftadayız belki ama şu anki konumları Ankaragücü için erken bir uyarı. Ayrıca takıma yeniden dönen Bebbe geçen hafta gördüğü kart yüzünden 3 maç ceza aldı, kadro konusunda oluşan sıkıntılardan biri de bu. Vassell herşeye rağmen güzel oynuyor, en dikkat etmemiz gereken adamlardan. Ayrıca defansta Ediz takıma büyük katkı sağlayacaktır. Thomas Doll'un da dediği gibi galibiyete hasret bir 100. yıl takımı bu maça çok büyük bir hırs ile asılacaktır, hele böyle kaos ortamı varken. Ayrıca ev sahibi olmalarından dolayı, muazzam bir taraftar topluluğu da desteklemeye gelecektir. Her ne kadar hemşehri desekte ve şahsi olarak Ankaragücü'nü sevsemde taraftarı her maç bize küfür etmeyi alışkanlık haline getirdi. Son maç Eskişehirsporlulardan bile gördükten sonra artık Ankaragüçlülerden ne kadar yiyeceğiz merak ediyorum doğrusu.

Bu küfürle ilgili de yazı yazar mıyım? Bilmiyorum, artık çok alışılagelmiş bir durum olduğu için, belki küfürün içeriğinde çok ters birşey bulursam yazarım. Her zamanki gibi şöylesiniz, böylesiniz, bu takıma bişey olursa sizi bilmem ne yaparız gibi küfürlerin gelme ihtimali çok yüksek. Ama gıdım küfür duymazsam kesinlikle geniş bir yazı yazarım :). Keşke duymasak zerre küfür ama hiç umudum yok. Saatli kale arkasında olacağım bu maç. Bilet fiyatları kale arkası 1Tl, maraton 2 Tl, Kapalı 2Tl olacak. Maç biletleri bu kadar ucuzken özellikle Ankaragüçlüler için söylemek gerekirse karaborsa muhakkak olacaktır. Bilet bulunamayabilir erkenden almak mantıklı bir haraket olacaktır. Ankaralıları bu maça davet ederek bitireyim yazımı. Bilet fiyatları çok çok uygun hatta bir derbi için oldukça komik rakamlar bile diyorlardır bu derbiyi dışardan izleyecekler.
İşte Muhtemel 11'imiz:


Football Fans Know Better

14 Eylül 2009 Pazartesi

Eskişehirspor Taraftarını Böyle Tanımadık Biz!

Bu yazıyı yazma nedenim hem tribün eleştirisidir, hem de Eskişehirliler'den hiç beklemediğim bir hareket ile karşı karşıya kalmam sebebiyle "bunu neden yaptılar?" sorusuna cevap bulabilmektir. 3. haftada Beşiktaşlıların Ankara'da yaptıklarından sonra eleştirdiğim gibi Eskişehirlileri eleştirmemem hiç objektif bir tutum olmazdı. Kendimize en yakın gördüğümüz takımlardan biridir Eskişehirspor ve taraftarları bu yüzden Beşiktaşı eleştirirken bir neden aramamıştım açıkçası. Çünkü Beşiktaş taraftarının yaptıkları çok alışılagelmiş bir durumdu, her Ankara'ya gelişlerinde çok defa şahit olduğumuz bir durum. Anadolu kardeşliğinin bahsedildiği durumlarda Beşiktaşı hiçbir zaman kendimizden görmedik zaten bu yüzden sorgulayamam neden yapıyorlar bu çirkinlikleri diye ancak maç öncesi kardeşlik sözlerinin edildiği bir ortamda, kardeşimiz dediğimiz takım taraftarları tarafından çirkince hakaretlere uğradık, sanırım bu da bana eleştiri hakkını bir nebze olsun veriyor.

Maçta bizim taraftarlarımız maratonda, Eskişehirliler ise saatli Kale arkasında ki yerlerini almışlardı. Deplasmana en çok taraftar götürme ünvanına sahip bir takımın, Ankara gibi yakın bir deplasmana az gelmesi düşünülemezdi elbet. Ayrıca çokta zevkli bir maç olacağını takımların lig performansları söylüyordu açık açık. Klasik bir sorun olan kapıların açılmaması ve zindan gibi dar alandan taraftar alınmaya çalışılması haliyle sorun yaratmış olacak ki biraz isyan etti Eskişehirliler. Bu konu da hak veriyorum. Bazı taraftarlar İlhan Cavcav'ı sorumlu tutsada bu kadar inanmıyorum, bizim başkanın sorumlu olduğuna. Eski kale arkası günlerimde ev sahibi olmamıza rağmen bizde yaşıyorduk bu lanet sorunları. Hele UEFA maçlarında ki kalabalığı hayal bile edemezsiniz. Mağara girişinden dar o rezil turnikelerden o kadar insanın rahatça girmesi beklenilemez bir durum. Neyse devam edelim efendim, bizim tribünde gün geçtikçe kalabalık ve diri olmaya başlıyor, yine öyle bir maraton vardı. Ayrıca Bursa-EsEs maçında çıkan sorunlar nedeniyle bizim yanımızda olmak isteyen bir grup Ankaragüçlü hemşehrilerimizde maça girmişti. Maç bu atmosferde başladı. Oldukça ateşli olduğunu bildiğimiz Eskişehirspor taraftarı maçın başlamasıyla seslerini duyurmaya başladılar. Tabi bizde elimizden geldiğince takımımıza destek verdik. Bu sıralarda Eskişehir tribünlerinde hareketlilik vardı. Beşiktaşlıların yanlışına düşüp önce ufak çaplı bir kendi aralarında kavga ettiler. Oysa benim tanıdığım Eskişehirliler yapmazdı böyle şeyler. Ben onları yaptıkları güzel şovlarla tanıyorum. Nereden tanıyorsun sorusuna şöyle cevap vereyim, birincisi tanımamak mümkün değil, ikincisi ben Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde öğrenciyim ve Eskişehir'i bir senedir çok yakından tanıyorum. Neyse maç devam ediyor golümüz geldi, sevinç yumağıyız, sesimiz çıkıyor oldukça gür bir şekilde. Tam sevincimiz doruğa ulaşacağı, nispet yapacağımız sıra Eskişehir golü buldu ve tribünlerde bir meşale yakıldı. Meşale yakılınca tribünlerde çok alışık olduğumuz görüntü, tabi ki polis müdahele etti. Bu konuda dertliyim, Bursa'da ki Türkiye Kupası finalinde ilk meşaleyi tutan ve müdahele gören biri olarak, sahaya atılmayıp, dozunda kullanıldığı sürece tribün renkleridir bütün bunlar diye düşünmekteyim. Arjantin lig maçları, adam öldürülmeyle sonuçlanıyor kimi zaman (özellikle River-Boca derbisi) ancak taraftarlar içeri şemsiye ile girip kareografiler oluşturuyorlar. Gerçi pankart asmanın bile binbir türlü bürokrasiye takıldığı güzel Ankara'm da meşaleye izin verilmesini nasıl bekliyorsam!

Buraya kadar bir ortak taraftar tepkisi yaptım ancak zaten çoğu şeyde bundan sonra oldu. Şimdi anlatacaklarım Eskişehir taraftarına eleştiridir. Bu meşale olayıyla bir anda sahaya koltuklar atıldı. Şimdi bu saha bizim, doğal olarak kulüp zarara uğruyor, bizim derken devletten kiralık dolaylı olarak devlet zarara uğruyor. Devlete vergi veren bizleriz, devlet bu paraları bizden çıkarıyor. Yazık günahtır etmeyin eylemeyin arkadaşlar bu ne biçim bir tepkidir. Bu olaydan sonra Ankaragüçlülere edilen küfürleri bir kenara bıraktım, aşık olduğumuz şehre, Ankara'ya küfürler başladı. Islıkladık yapmayın etmeyin diye ancak siz misiniz bunu diyen gibi bir tepkiyle karşılaştık. Tribünler inliyor:

"İ.. Gençler, İ... Gençler"

Beşiktaşlılara diyorduk, Ankara'da yaşarlar başka takımı tutarlar bir de bize küfür ederler diye. Hadi onlar İstanbul, arsız, böyle alışmışlar, kültürleri bu, seviyeleri bu ama Anadolu kardeşliği mevzusunu geçtim, kırmızı-siyah renklerin ortaklığına, kültürüne yakışıyor mu bu edilen küfür? Bu küfür haliyle kimsenin içine sinmedi, oturanlar bile kalktı -şaşırmadım desem yalan olur- hep birlikte sağlam bir üçlü patlattık. Bize karşı Eskişehirliler sağlam bi üçlü çekti, sonra yine biz bir üçlü daha patlattık. Başta ki küfür yüzünden oldu bunlar, bu yüzden ortam gerildi ama yine de amacımız takımımıza destek vermekti, ayrıca tribünler arasında bir rekabet olmalıysa böyle olmalı. Takıma verilen desteğin yanında küfürsüz bir biçimde şovlarla, ses bastırmaya çalışmalarla bu tarz rekabetlerdir futbolun renkleri. Bunlardır taraftarı, taraftar yapan diye düşünmekteyim. Maç devam etti, El Saka kırmızıyı gördü, Eskişehir koltukları yine kırmaya başladı. Üstüne birde gol yiyince iyice sinirlendiler sanıyorum. Tamam dostum gol yemek hoş değil, hele ki bu kadar sevdalı olunca insanın içine oturuyor, bizde gol yedik, biz de çok seviyoruz bunu yaşayan tek sen değilsin ki. Koltukları neden kırıyorsun. Hadi bize zararı verdin, savurup atmak niye? Birinin kafasına gözüne gelmesi yaralanması bu kadar mı umrunda değil? İnsan hayatının hiç mi bir değeri yok. Oysa ki bağırdınızda ne kadar harikasınız bunları yapmanıza ne gerek var, neden beni okuduğum zamanınım çoğunun geçtiği o güzel Eskişehir'den soğutuyorsunuz. Aklıma kötü düşünceler sokuyorsunuz. Sempatikliğinizi silip, sıradan taraftar görüntüsüne girmek ise amacınız çok başarılıydı tebrik ederim.

Bütün bu terbiyesizliklere biz ne cevap verdik birazda bunları konuşayım. Ankara'ya küfür ettiniz, doğduğumuz şehre yediremedik ıslıkladık. Belki susarsınız diye. Yetmedi bize küfür ettiniz, tek bir kötü söz söylemedik, kalktık ayağa en son sesimizle sadece sizi bastırmaya ve takımımıza destek vermeye çalıştık. Üçlü konusunda sizinle yarıştık. Ama itiraf edeyim bireysel olarak bende size hakaret ettim, ettim çünkü yaşadığı şehrin takımını tutmanın ne demek olduğunu, şehir bilincine sahip çıkmanın ne demek olduğunu en iyi bildiğini düşündüğüm siz Eskişehirspor taraftarları sadece beni değil, bir çok kişiyi şaşırttınız bu hareketlerinizle, hayal kırıklığına uğrattınız. Oysa biz ne yaptık, size sırf küfür etmek için bizim tribüne giren Ankaragüçlüleri susturmaya çalıştık, yetmedi bize yakışmaz diyerek staddan attırdılar bu insanları küfür ettiğiniz o Gençlerbirliği taraftarları. Sırf kültürümüze yakışmıyor diye yaptık, ayıptır diye yaptık, kimseye uymadık küfür etmedik, siz neden şeytana uydunuz? Hiç mi saygınız yoktu bize eskiden gelen. Buraya ASAŞ maçları için geldiğinizde biz değil miydik sizleri güzelce karşılayan, Play-Off maçlarında da yanınızdaydık hep. Bursa'da Türkiye Kupası finalinde birlikte oturmuştuk hani? Hatırlamadınız mı? Hiç mi saygınız yok bu anılara. Her şeyi geçtim size tek kötü söz bile söylemedik, şu güzel maça da mı saygınız yok?
Eskişehirspor forumlarına göz gezdirdim biraz, hala insanlığından birşey kaybetmeyerek bütün bunları eleştiren taraftarlar var. Ayrıca çok güzel özeleştirilerde bulunan taraftarlarda var. Eskişehir'e bütün bunlar yakışmadı, Beşiktaş'a gözüm kapalı derim bu sözleri ancak Eskişehir'e diyemiyorum. Umarım bir an evvel bu duruma son verirler, biz Eskişehirspor taraftarını kırmızı-siyah renklerin ağırlığını bilen, ateşli tezahüratları, güzel şovlarıyla tanıdık, koltuk kıran, küfür eden insanlar olarak değil. Yalnız bu maçta bütün bunları yaparak bize sağladığınız tek katkı, Gençlerbirliği kültürünün ne demek olduğunu herkese kanıtlamamızı sağladınız. Kendi adıma tüm taraftarlarımıza teşekkür ediyorum, bu kültürü yaşattıkları ve herkese gösterdikleri için. Gençlerbirliği taraftarı az diyenlere aslında ne kadar çok olduğumuzu gösterdik, çünkü 1 Gençlerbirliği taraftarının yüzlerce başka takım taraftarına değer olduğunu gösterdik biz bu maçta.

Beraberliğe Talim


Yine beraberlik, yine üzüntü. Takıma sezon başında klasik bereberlik takımı deniyordu ancak 4. beraberliğimize de kaçan galibiyet yüzünden üzülüyorum. Özellikle bu maç sanırım içlerinden en üzüldüğüm maç olacak. Kendi evimizde ve yarım saat 10 kişi kalan bir rakibe karşı kaçan galibiyet olması nedeniyle çok üzücü ancak bu kadar herşey bizim yanımızda gibi de gözükse aslında maç içinde hiçte öyle bir durum yoktu.


Maça kalabalık gelmiş Eskişehir taraftarı. Takımlarını destekliyolardı ancak Beşiktaş maçında olduğu gibi bu maçta da Eskişehirspor taraftarları için karalamak istediğim şeyler var ve ayrı bir yazı yazacağım. Ama kısaca çok ayıp ettiler ve okuduğum şehirden bu kadar soğutacak kadarda ileriye gittiler. Bizim taraftarlar güzel oyun ile beraber yeniden tribünlere iyiden iyiye dolmaya başladılar. Özellikle bu maçta kaçan galibiyete yanmamın bir diğeri nedeni de bu güzel taraftar topluluğunun takımına yaptığı destektir. Ayrıca tribün içinde bize yakışır bir şekilde yapılmış haraketler vardır ki en çokta bu yönden sevindim ve Eskişehirliler yada başka takımlar ne kadar kalabalıkta olsa taraftar olarak, ateşli de olsa, bir Gençlerbirliği taraftarı kadar kültürlü ve centilmen olamayacağına inanıyorum. Bu arada Eskişehirlilerin ilk başta yaptığı ayıptan sonra olsa da karşılıklı olarak üçlü çekildi ve dedim ki işte tribün rekabeti böyle olmalı. Bizim üçlümüze karşılık, onlar bizi bastırmak istercesine bir üçlüde bulundular ancak tam bitirecekleri sıra bizim başladığımız ikinci bir üçlüyle daha gür bir şekilde bastırdık seslerini. Gençlerbirliği'nin taraftarı yok diyenler artık "var ama bağıramıyorlar" bile diyemezler sanırım. Yavaş yavaş taraftarı yok diyenler yutacaklar laflarını.



Maçın gelelim. Maçta üstün bir oyunla başladık ki ataklarımızdan biri de 20. dakikalarda sonuç verdi ve Kahe ile öne geçtik. Bu güzel oyuna devam edip tam rakibi dağıtmak avantajı elimize geçmişken maalesef atar atmaz eski oyuncumuz Doğa'nın ayağından bir gol yedik ve bu golle bir anda Gençlerbirliği dağıldı. Bu dakikadan sonra gelen moral bozukluğuyla, Eskişehirspor üstün bir oyun oynamaya başladı. Nitekim bu baskılı oyunu kendi sahamızda kabul etmeye başladıkça, ilk yarı tam bitecek derken duran top organizasyonundan golü yiyerek mağlup duruma düştük. Yalnız gol vuruşundan önce sanırım Ümit Karan'ın eli değdi topa ve maalesef hakem herşeyi olduğu gibi bunuda görmezlikten geldi. Eskişehirspor, ayak topu oyununu eli kolu fazlaca karıştırarak oynadı bu maç. Gerek topa gelen eller, gerekse oyuncularımıza dayak atarcasına el kol vurmayla oldukça serttiler ve hakemde bütün bunları görmezden geldi. Maçın ikinci yarısı, sahada yeniden kazanmak için çıkmış Gençlerbirliği vardı. Yalnız ilk yarıda çok aksayan Tozo, Thomas Doll tarafından görülmüş ve birazda taktikte oynamaya gidilerek Hurşit oyuna alındı. Hurşit'in sol kanata geçmesiyle, o bölgede oynayan Mustafa Pektemek'te forvete geçti. Baskılar arttıkça arttı ve sonunda çok güzel bir hücuma ikinci kez imza atmak üzereyken artık hakemin bile görmezden gelemeyeceği bir faul yaptı eski oyuncumuz El Saka, Kahe'ye. Bu kararda bile insaflı davrandı hakem, El Saka'nın daha önceden bir sarı kartı olmasa belki atılmayacaktı ama direk kırmızı kartlık bir pozisyona hakem sarı kart verdi. Sonuçta yine atıldı ama haksız bir karar oldu. Duran toplarda oldukça zayıf olduğunu düşündüğüm takımımız bu faulün ardından kazanılan serbest vuruşu Kahe ile gole çevirdi. Bu dakikadan sonra kapanan Eskişehir defansını açmak için çok uğraştı takımımız. Uzun süreli sakatlıktan çıkan Sandro Aykut'un yerine oyuna girdi. İyice hücum yapmaya çalışan ekibimiz yine de aradığı golü bulamadı.
Oyuncuların bireysel performasnlarına göz atacak olursam sahanın en iyisi Kahe idi. Defans hattında Radeljic'in son dakikalarda yaptığı hata pahalıya mal olabilirdi ama savurmayı başardık. Orhan hücuma verdiği destek giderek artıyor ve gittikçe Sergio Ramos'u -saçlarıyla da :)- andırıyor. Kaleci Serdar'a goller dışında bir pozisyon geldi onuda başarıyla kurtardı, ayrıca yan toplarda oldukça etkiliydi. İlhan defansın en iyi ismi olarak öne çıktı. Bunun dışında Tozo oldukça kötü bir oyun oynadı. Bunun dışında Harbuzi'de bu sefer çok etkili değildi. Çok teknik hareketlerle göze güzel bir futbol oynasada, çok bitsede gitsek havasında biraz ciddiyetsiz sayılabilecek bir oyun oynadı. Hurşit oyuna girdiği ikinci yarı birebir hareketleriyle çok etkiliydi. Sürekli aynı tarz çalım atsada hepsini yedirdi rakibe tabir-i caizse. Çok kıran kırana geçen zevkli bir maçtı dediğimiz gibi ancak galibiyeti kaçırdığımızı tekrar söylemeliyim. Maç bitiminde sevinen Eskişehirli oyuncularda bunun kanıtı olarak gösterilebilir. Haftaya "Başkent Derbisi" var bakalım bu sonuçlar umarım takımın moralini bozmaz. Biraz daha hırsa morale ihtiyacımız var sanıyorum.
Maçın Adamı: Kahe
Maçın Hareketi : Kahe'nin ikinci golden sonra bize koşup tribünü coşturması
Maçın Kaybı: Doğa Kaya (Bizim altyapımızdan çıkan bir oyuncunun yaptığı çirkin hareketler yüzünden)
Maçın Golü : Doğa Kaya'nın attığı Eskişehir'in ilk golü

12 Eylül 2009 Cumartesi

Gençlerbirliği ve Rakipleri 2009-2010 Sezonu 5. Hafta


Milli maç arasından sonra 3 haftalık Ankara periyodu yarın başlayacak. 19 Mayıs stadında açılışı lige fırtına gibi başlayan ve haftaya puan tablosuna göre 3. sırada giren Eskişehirspor ile yapacağız. Anadolu'nun lige iyi başlayan 2 takımının kapışması yönünden güzel bir maç olacak. Ayrıca renktaş iki ekibin ve taraftarlarının dostluğu ile daha da zevklenecek bir maç olacak. Her iki taraf içinde hedefleri doğrultusunda zor bir maç aynı zamanda. Puan kayıpları, hala ligin başı olsa da iki takım içinde önemli ve kaybetmemeye oynanacak bir maç.


Rakip Eskişehir'den başayalım. Okuduğum şehir olması münasebetiyle takımın şehir içinde gördüğü sevgiyi ve taraftarının ateşli tezahüratlarını yakinen biliyorum. Bu sebeple deplasmana gelmek onlar için hiç zor bir durum değil, hele ki hızlı tren nimetiyle 3 saatlik yol 1 buçuk saate inmiş, Ankara'dan daha güzel bir deplasman olamaz sanırım onlar için. Bilet fiyatlarının kale arkası ve maraton 15 lira olarak belirlenmiş olması, Eskişehir taraftarının gelmesi münasebetiyle ve bu durum gösteriyorki saatli kale arkasında ki kafes değil, bütün saatli Eskişehir taraftarlarına ayrılacak. Ses bastırma konusunda da oldukça rekabet edeceğimiz bir maç olacak biz taraftarlar için. Takıma gelecek olursak, Eskişehir'in forvet hattı çoğu büyük takımın sahip olmak isteyeceği bir forvet hattı aslında."Bizim çocuklardan" olan yılların kurt forveti ve Türkiye'nin bitirici vuruşları en iyi olan futbolcusu Ümit Karan, Anadolu takımları için bulunmaz forvet ve yine "bizim çocuklardan" siyah inci Youla, her ne kadar İstanbul takımlarında bir türlü tutunamasa da Anadolu'da coşan isimlerden Burak Yılmaz ile çok tehlikeli bir hücumu var Eskişehir'in. 4 hafta daki performanslarıyla pekte isteneni veremedi bu hücum isimleri yine de, sadece evlerinde oynadıkları Bursa maçında erken öne geçip bir an maçı verecek gibi olsalarda, bir gol daha bulup kazanmasını bildiler. İlk hafta ve 3. hafta da oynadıkları Manisa ve İstanbul Belediye maçlarından golsüz eşitlikle ayrıldılar. Özellikle İstanbul Belediye maçında Ümit Karan ve Youla ikilisi öyle goller kaçırdı ki, saç baş yoldurmak terimi tam böyle durumlarda kullanılır yani. Bu maçların dışında yendikleri 2 maçlarında attıklarının bir sayı azı gol yemişler. Atabilme güçlerinin yanında yiyebilme güçleri de var gözüküyor ancak defansı hiçte kötü değil. Son dakika transferleri Volkan Yaman'ın yanısıra, El Saka, Vucko ve özellikle Boşnak Nadarevic ile güçlü defans hattına da sahipler. O kadar çok "bizim çocuklar" var ki takımda bir nebze Eski Gençlerbirliği kadrosuna karşı oynayacağız. Orta sahada ki isimler Doğa Kaya ve Bülent Kocabey. ASAŞ günlerinden bu yana oldukça tanıdık isimler. Bu isimlere yardımcı öyle çok teknik bir isim gözüme çarpmadı orta alanda. Ancak oldukça iyi bir takım olma yolunda ilerliyorlar Rıza Çalımbay önderliğinde.


Gelelim bize. 3 hafta şansız bi şekilde beraberliklerden sonra gelen deplasmandaki 4 gollü galibiyet taraftarlar olarak bir anda müthiş umutlandırdı, gelecek haftalar adına. Takım olmaya başladık ve çok güzel saha yayılımı ve pas kabiliyetine sahibiz. Tabi ki baş mimar düşen bir takımın oyuncularıyla, düşmekten son dakikalarda kurtulan bir takımın oyuncularını bu kadar güzel harmanlayıp böylesine mucize yaratan, Thomas Doll. Eskişehir karşısında ev sahibi olmamız avantaj olarak gözüküyor. Bunun dışında etkili savunmamız ve Eskişehir forvetlerinin çok formlarında olmadığını düşünürsek kağıt üstünde çok gol yemeyeceğiz gibi gözüküyor. Eksik yanlarımız ise her ne kadar son maçta 4 gol atsakta, bu maçta karşımızda Kasımpaşa'ya nazaran çok çok daha üstün bir defans hattı olacak onları geçmek çok kolay olamayacak gibi. Bu görüntü itibariyle beraberliğin yüksek ihtimal olmasını bekleyebiliriz. Bir de Rıza Çalımbay'ın açıklamaları bana sürekli bir umut sağlıyor, Eskişehir maçlarında. Daha önce de Gençlerbirliği bizim rakibimiz olamaz gibi sözler sarfetmiş ve yenmiştik Eskişehir'i. Bu maçtan önce de Çalımbay; "Gençlerbirliği deplasman sayılmaz. Gençlerbirliği'nden çekinmiyoruz, 3 puan alacağımıza eminiz." gibi açıklamalar yapmış. Bu seferde ters teper diye bir umut var içimde, Eskişehir'in belalısı Mustafa Pektemek'ten de bu maçta güzel bir performans bekliyorum. Takım da Cem Can'ın oynayıp oynamayacağı meçhul. Bileği burkulmuştu hafta içi ve sanıyorum oynayamayacak. Bu alanda Kerem Şeras bu maçla sahalara geri dönebilir. Orta alanda ikinci eksik ise Tozo. Durumu nasıl bilemiyorum ama onunda bir sakatlığı var ve son haberlerde fizyoterapist eşliğinde çalıştığı haberini aldık. Onun yerinde kadroya baktığımızda Momha oynayabilir gibi gözüküyor. Ya da Aykut Demir bu seferde ön libero gibi oynatılıp sol bek Momha'ya emanet edilebilir. Orta alanda Mustafa ve Harbuzi en güvendiğimiz isimler, bunun yanında Burhan'da umarım bu maç ile kendine gelmeye başlar. Kağıt üstünde Eskişehir'den en üstün yerimiz orta alan gibi duruyor ancak sakatlıklar biraz belimizi bükebilir.


Maçın oyuncu bazında değerlendirilmesi böyleydi bana göre. Bunun dışında hava koşullarının etkiside olabilir maça. Ankara'da yağmur bekleniyor. Yağmur baya şiddetli bekleniyor sanırım ya da İstanbul'daki felaketin bir benzeri yaşanmak istenmiyor ki bugün dışarıda gördüğüm manzara bana bunları hissettirdi. Askeriye'den Metro girişlerine kadar su alabilmesi muhtemel her yerin önüne kum torbalarıyla set oluşturulmuştu. Umarım maçta etkisini göstermezde hem güzel futbol izleriz, hem de eve dönüşler çileye dönmez. Renktaş ve kardeş olarak gördüğümüz takım Eskişehir maçına Ankara'da imkanı olan herkesin gelmesini dilerim. Zevkli bir karşılaşma olacağı yönünde fikrim, ayrıca okuduğum ve artık vaktimin çoğunu geçirdiğim şehrin takımı olmasıyla da farklı bir duyguyla izleyeceğim bu maçı. Ama tabi ki gönlüm Gençlerbirliği'nin Kırmızı-Siyah'ından yana :).

11 Eylül 2009 Cuma

Oyuncuların Emeklerine Yazık!




Ne kadar sıcak bakmasamda, Ankaraspor'a şu aralar biraz haksızlık ediliyor gibi hissediyorum. 3 günlük ihtar sonunda takımı satmayınca Gökçekgiller, federasyon bu haftasonu oynanacak Kayseri maçını iptal etmiş şimdilik. Maça gitmek için otobüse binecek oyuncular gelen bu haberle evlerine geri dönmüş diye yazıyor spor sitelerinde. Biraz ağır bir karar, futbola gölge düşmesini istemiyorlar anlayabiliyorum ancak Melih Gökçek'e bu sefer hak verdim.

Melih Gökçek son açıklamalarının birinde "3 günde elma, armut mu satıyorsunuz?" diye bir cümle sarfetmiş. Sanırım Melih Gökçek'in ağzından duyduğum en doğru tek cümle. Herşey bir yana federasyon gölge düşmesini istemiyor liglere ancak bu olay da oldukça gölge düşürüyor. Her zaman tekrarlıyorum acaba ünlü Alman teknik adam Jürgen Röber bu olaylar ışığında ne düşünüyordur. Bana kalırsa alınacak ilk kötü sonuçta bir daha dönememek üzere bavullarını toplayıp kaçacaktır. Kaçmak ağır oldu aslında, sanırım bende onun yerinde olsam aynı şeyi yapmayı düşünürüm, biraz haklı olarak gidecek bana kalırsa. Sonrasında bu adamın Türkiye'yi nasıl iyi anlatmasını, Türk futbolunu nasıl güzel anlatmasını bekleyebiliriz ki? Teknik adamın dışında hadi Ankaragücü'ne geçen futbolcular kurtuldu ya Ankaraspor'da kalan futbolcuların emeklerine ne olacak peki? Onları yok sayıp böyle bir işe girişen Ankaraspor yönetimi de suçlu ama federasyon bu kararı alırken biraz daha düşünerek almalıydı. Artık iyiden iyiye Afrika'ya gidememenin verdiği üzüntüyle gündemi böyle değiştirmeye çalıştıklarını düşünmeye bende başladım maalesef.

Gökçekler iki takımın altından kalkabilecekler mi bakalım? Pek zannetmiyorum, zaten Melih Gökçek bu lige 2 Ankara takımı yeter diyerek Ankaraspor'un gidişini önden haber vermiş gibi gözüküyor. Takıma başta dediğim gibi sıcak bakmıyorum ancak oyunculara çok üzülüyorum daha doğrusu emeklerine. En çokta en sevdiğim Türk kaleci olan olan Gökhan Tokgöz'e üzülüyorum. Açıklama yapmış otobüsten geri döndürülmeleriyle ilgili, "Gökçekler yaş tahtaya basmaz" diyor. İnsan biz de sembol olmuş birinin bizden gitmesine, gittiği yerde de bu konuma gelmesine üzülüyor işte. Ah Ulubatlı Ah dönsen yine bize keşke.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Lotto Evine, Forma Senin Neyine!


Bir spor sitesinde "Gençlerbirliği'nde forma krizi" başlıklı bir haber okudum. Önce dedim oyunculardan biri isyan mı etti huzursuzluk çıkardı diye, hani FM oyununda olur ya, çok adam doldurunca hemen oyuncunun isminin yanında "Unhappy (mutsuz)" işareti belirir. Tıkladığında da kadronun şişkinliğinden falan şikayet eder. Aynı öyle bir durum gibi gördüm. Amma velakin haberin aslını okuduğumuzda sponsor firma Lotto ile bir kriz yaşanıyormuş. Lotto firması Ankaraspor maçında ilk kez giyilen, benim ilginç bulduğum deplasman formasının yedeklerini hala Ankara'ya göndermemiş. Bu sebepten dolayı bir kriz çıkmış, taraflar karşılıklı görüşüyorlarmış. Bende bu malzemeyi yakaladım ve Lotto'ya burdan sallamak için güzel bir neden geçti elime.


Öncelikle Lotto'ya geçtiğimizden beri (3 sezondur) çok hoş formalar yapamıyor maalesef. Oldukça özelliksiz formalar üretiyor. Tamam Lotto'nun tasarladıkları arasından kulüp seçim yapıyor ama tasarlanan formaların hiçbiri güzel değilki. Bir tek bu sezonki formalar diğer senelere göre iyiydi, onlarda Süper Lig takımına göre vasat formalardı bana kalırsa. Hele ki Adidas'ın formalarından sonra Lotto'ya geçiş, yarış atından inip, sütçü beygirine binmek gibi birşeydi bana göre. Adidas'ın ürünlerini çok arattı tasarım olarak Lotto. İtalyan takımlarının çoğunu da Lotto şirketi yapıyor ancak, İtalya'da takımlar modacı mı kullanıyor moda'nın anavatanı oldukları içindir bilmem daha nitelikli formalar çıkıyor piyasaya.

İkincisi Lotto sponsor olduğundan beridir tesisler içindeki satış mağazasına yeni sezon formaları asla sezon başında gelmedi. Genelde sezon sonu bir ya da iki tane numunelik gibi forma bulunuyordu. Bu sene sağolsunlar lütfetmişler geçen sezonun çubuklularından yollamışlar bolca. Ama hala yeni sezon forması yok. Bu konu Gençlerbirliği taraftarları arasında müthiş bir yaradır. Öyle dış mağazalarda falan ürünlerimiz satılmadığı için tek seçeneğimiz olan tesislerde ki mağazada da forma bulamamak taraftarın sinirini bozabiliyor. Benim çok bozuldu çünkü, ne zaman gitsem bir daha ki ay geleceği söyleniyor ama hiç bir ayda o formalar bir türlü gelmiyor. Zaten forma özelliksiz ona rağmen gidip alma lütfunda bulunacağız, o bile yok, gelde delirme. Geçen sene sorduğumda sponsor firma ile forma konusunda sorun yaşandığı bir kez daha söylenmişti bana. Satış yapan eleman sipariş verdiklerini ancak formaların geciktiğini söylemişti. Bu krize benzer bir durum, belki biraz daha hafifiydi pek gündem yaratmadı ya da o zaman bizi kandırdılar bilemiyorum. İşte bu denli bıkkınız Lotto'dan. Hazır böyle bir kriz çıkmışken yönetime sesleniyorum. Anlaşmaya çalışmayın şu firmayla gerek yok, anlaşalım paşa paşa Adidas ile hatta Puma ile güzel güzel giyelim formalarımızı, tesislere zamanında gelsin, Lotto ile olmuyor işte. Taraftarlar arasında yerli malı düşüncesi hakim, açıkçası bende ne kadar Adidas desem de yerli malı mantıklı bir seçenek, özellikle bu sene Lescon firmasının yaptığı formalar oldukça hoş duruyorlar. Bunun yanında her ne kadar River Plate çakması gibi dursada Diadora firmasının Gaziantep'e hazırladığı formalarda çok hoşlar. Belki River Plate benzeri formalar ama Türkiye'de bir benzerleri daha yok, oysa bizim bu seneki çubuklu formamız hemşehri Ankaragücü'nün çubuklusu ile aynı stilde.

Şu Lotto'yu gönderebilirsek çok güzel olur gerçekten. Umarım anlaşamaz taraflar. Lotto'dan sonra sıra formanın özelliğini bozan ve çok basit sade duran "Turkcell" reklamına gelir umarım. Ne güzel yakışırdı çubuklu Adidasa "M Oil" reklamı. Ya da herşey para demek değil derse Cavcav -ki hiç sanmıyorum- bir Unicef reklamı gibi reklamda biz alsak çok yakışmaz mı?

Blogum Total Futbol Programında!


Her Salı gecesi yayınlanan, yapımcılığını Lig Radyo ve FourFourTwo ekibinin üstlendiği SkyTürk'te ki Total Futbol programının bu haftaki(08/09/2009) konuk blogu bendim. A milli takımın Estonya maçı ve oynayacağı Bosna maçının ağırlıklı konuşulduğu programın son bölümüne girerken blogumun tanıtımı yapıldı. Çok hoş bir video olmuş. Yazılarımdan kolaj hazırlanmış ekranda onlar geçerken, arkadan benim Ali Ece Bey'e gönderdiğim tanıtım yazım okunarak izleyicilere bilgi verildi.


Teknolojik imkan yetersizliğinden kayıt altına alamadım programı ancak bir şekilde bulmayı hedefliyorum bakalım. Ali Bey'den bu konuda ricada bulundum. Bulduğum zaman o tanıtımı buraya hemen koymakta ilk hedefim. Bu tanıtıma vesile olan Ali Ece başta olmak üzere, tüm Total Futbol yapımcılarına teşekkürlerimi sunarım.

8 Eylül 2009 Salı

Tarihi Nasıl Kaçırdık ? : Adana Demir - Livorno


Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

Öncelikle DHA ve NTV'nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV'nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten'in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De'yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.

Şimdi Livorno'nun Türkiye'ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.

O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunda "bizce" diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular'ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular'ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar'ı, Anadolu'da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir'den Yalı'nın, İstanbul'dan Çarşı'nın, Ankara'dan Alkaralar'ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.

Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu işin 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV'ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay'ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası "bakarız" deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV'nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV'nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.

TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ultimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3'ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.

Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.

NOT : Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.

NOT 2 : Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.

NOT 3 : Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.
Related Posts with Thumbnails
Bu blog BloggerV.com üyesidir.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Bu Blogda Ara