14 Eylül 2009 Pazartesi

Beraberliğe Talim


Yine beraberlik, yine üzüntü. Takıma sezon başında klasik bereberlik takımı deniyordu ancak 4. beraberliğimize de kaçan galibiyet yüzünden üzülüyorum. Özellikle bu maç sanırım içlerinden en üzüldüğüm maç olacak. Kendi evimizde ve yarım saat 10 kişi kalan bir rakibe karşı kaçan galibiyet olması nedeniyle çok üzücü ancak bu kadar herşey bizim yanımızda gibi de gözükse aslında maç içinde hiçte öyle bir durum yoktu.


Maça kalabalık gelmiş Eskişehir taraftarı. Takımlarını destekliyolardı ancak Beşiktaş maçında olduğu gibi bu maçta da Eskişehirspor taraftarları için karalamak istediğim şeyler var ve ayrı bir yazı yazacağım. Ama kısaca çok ayıp ettiler ve okuduğum şehirden bu kadar soğutacak kadarda ileriye gittiler. Bizim taraftarlar güzel oyun ile beraber yeniden tribünlere iyiden iyiye dolmaya başladılar. Özellikle bu maçta kaçan galibiyete yanmamın bir diğeri nedeni de bu güzel taraftar topluluğunun takımına yaptığı destektir. Ayrıca tribün içinde bize yakışır bir şekilde yapılmış haraketler vardır ki en çokta bu yönden sevindim ve Eskişehirliler yada başka takımlar ne kadar kalabalıkta olsa taraftar olarak, ateşli de olsa, bir Gençlerbirliği taraftarı kadar kültürlü ve centilmen olamayacağına inanıyorum. Bu arada Eskişehirlilerin ilk başta yaptığı ayıptan sonra olsa da karşılıklı olarak üçlü çekildi ve dedim ki işte tribün rekabeti böyle olmalı. Bizim üçlümüze karşılık, onlar bizi bastırmak istercesine bir üçlüde bulundular ancak tam bitirecekleri sıra bizim başladığımız ikinci bir üçlüyle daha gür bir şekilde bastırdık seslerini. Gençlerbirliği'nin taraftarı yok diyenler artık "var ama bağıramıyorlar" bile diyemezler sanırım. Yavaş yavaş taraftarı yok diyenler yutacaklar laflarını.



Maçın gelelim. Maçta üstün bir oyunla başladık ki ataklarımızdan biri de 20. dakikalarda sonuç verdi ve Kahe ile öne geçtik. Bu güzel oyuna devam edip tam rakibi dağıtmak avantajı elimize geçmişken maalesef atar atmaz eski oyuncumuz Doğa'nın ayağından bir gol yedik ve bu golle bir anda Gençlerbirliği dağıldı. Bu dakikadan sonra gelen moral bozukluğuyla, Eskişehirspor üstün bir oyun oynamaya başladı. Nitekim bu baskılı oyunu kendi sahamızda kabul etmeye başladıkça, ilk yarı tam bitecek derken duran top organizasyonundan golü yiyerek mağlup duruma düştük. Yalnız gol vuruşundan önce sanırım Ümit Karan'ın eli değdi topa ve maalesef hakem herşeyi olduğu gibi bunuda görmezlikten geldi. Eskişehirspor, ayak topu oyununu eli kolu fazlaca karıştırarak oynadı bu maç. Gerek topa gelen eller, gerekse oyuncularımıza dayak atarcasına el kol vurmayla oldukça serttiler ve hakemde bütün bunları görmezden geldi. Maçın ikinci yarısı, sahada yeniden kazanmak için çıkmış Gençlerbirliği vardı. Yalnız ilk yarıda çok aksayan Tozo, Thomas Doll tarafından görülmüş ve birazda taktikte oynamaya gidilerek Hurşit oyuna alındı. Hurşit'in sol kanata geçmesiyle, o bölgede oynayan Mustafa Pektemek'te forvete geçti. Baskılar arttıkça arttı ve sonunda çok güzel bir hücuma ikinci kez imza atmak üzereyken artık hakemin bile görmezden gelemeyeceği bir faul yaptı eski oyuncumuz El Saka, Kahe'ye. Bu kararda bile insaflı davrandı hakem, El Saka'nın daha önceden bir sarı kartı olmasa belki atılmayacaktı ama direk kırmızı kartlık bir pozisyona hakem sarı kart verdi. Sonuçta yine atıldı ama haksız bir karar oldu. Duran toplarda oldukça zayıf olduğunu düşündüğüm takımımız bu faulün ardından kazanılan serbest vuruşu Kahe ile gole çevirdi. Bu dakikadan sonra kapanan Eskişehir defansını açmak için çok uğraştı takımımız. Uzun süreli sakatlıktan çıkan Sandro Aykut'un yerine oyuna girdi. İyice hücum yapmaya çalışan ekibimiz yine de aradığı golü bulamadı.
Oyuncuların bireysel performasnlarına göz atacak olursam sahanın en iyisi Kahe idi. Defans hattında Radeljic'in son dakikalarda yaptığı hata pahalıya mal olabilirdi ama savurmayı başardık. Orhan hücuma verdiği destek giderek artıyor ve gittikçe Sergio Ramos'u -saçlarıyla da :)- andırıyor. Kaleci Serdar'a goller dışında bir pozisyon geldi onuda başarıyla kurtardı, ayrıca yan toplarda oldukça etkiliydi. İlhan defansın en iyi ismi olarak öne çıktı. Bunun dışında Tozo oldukça kötü bir oyun oynadı. Bunun dışında Harbuzi'de bu sefer çok etkili değildi. Çok teknik hareketlerle göze güzel bir futbol oynasada, çok bitsede gitsek havasında biraz ciddiyetsiz sayılabilecek bir oyun oynadı. Hurşit oyuna girdiği ikinci yarı birebir hareketleriyle çok etkiliydi. Sürekli aynı tarz çalım atsada hepsini yedirdi rakibe tabir-i caizse. Çok kıran kırana geçen zevkli bir maçtı dediğimiz gibi ancak galibiyeti kaçırdığımızı tekrar söylemeliyim. Maç bitiminde sevinen Eskişehirli oyuncularda bunun kanıtı olarak gösterilebilir. Haftaya "Başkent Derbisi" var bakalım bu sonuçlar umarım takımın moralini bozmaz. Biraz daha hırsa morale ihtiyacımız var sanıyorum.
Maçın Adamı: Kahe
Maçın Hareketi : Kahe'nin ikinci golden sonra bize koşup tribünü coşturması
Maçın Kaybı: Doğa Kaya (Bizim altyapımızdan çıkan bir oyuncunun yaptığı çirkin hareketler yüzünden)
Maçın Golü : Doğa Kaya'nın attığı Eskişehir'in ilk golü

12 Eylül 2009 Cumartesi

Gençlerbirliği ve Rakipleri 2009-2010 Sezonu 5. Hafta


Milli maç arasından sonra 3 haftalık Ankara periyodu yarın başlayacak. 19 Mayıs stadında açılışı lige fırtına gibi başlayan ve haftaya puan tablosuna göre 3. sırada giren Eskişehirspor ile yapacağız. Anadolu'nun lige iyi başlayan 2 takımının kapışması yönünden güzel bir maç olacak. Ayrıca renktaş iki ekibin ve taraftarlarının dostluğu ile daha da zevklenecek bir maç olacak. Her iki taraf içinde hedefleri doğrultusunda zor bir maç aynı zamanda. Puan kayıpları, hala ligin başı olsa da iki takım içinde önemli ve kaybetmemeye oynanacak bir maç.


Rakip Eskişehir'den başayalım. Okuduğum şehir olması münasebetiyle takımın şehir içinde gördüğü sevgiyi ve taraftarının ateşli tezahüratlarını yakinen biliyorum. Bu sebeple deplasmana gelmek onlar için hiç zor bir durum değil, hele ki hızlı tren nimetiyle 3 saatlik yol 1 buçuk saate inmiş, Ankara'dan daha güzel bir deplasman olamaz sanırım onlar için. Bilet fiyatlarının kale arkası ve maraton 15 lira olarak belirlenmiş olması, Eskişehir taraftarının gelmesi münasebetiyle ve bu durum gösteriyorki saatli kale arkasında ki kafes değil, bütün saatli Eskişehir taraftarlarına ayrılacak. Ses bastırma konusunda da oldukça rekabet edeceğimiz bir maç olacak biz taraftarlar için. Takıma gelecek olursak, Eskişehir'in forvet hattı çoğu büyük takımın sahip olmak isteyeceği bir forvet hattı aslında."Bizim çocuklardan" olan yılların kurt forveti ve Türkiye'nin bitirici vuruşları en iyi olan futbolcusu Ümit Karan, Anadolu takımları için bulunmaz forvet ve yine "bizim çocuklardan" siyah inci Youla, her ne kadar İstanbul takımlarında bir türlü tutunamasa da Anadolu'da coşan isimlerden Burak Yılmaz ile çok tehlikeli bir hücumu var Eskişehir'in. 4 hafta daki performanslarıyla pekte isteneni veremedi bu hücum isimleri yine de, sadece evlerinde oynadıkları Bursa maçında erken öne geçip bir an maçı verecek gibi olsalarda, bir gol daha bulup kazanmasını bildiler. İlk hafta ve 3. hafta da oynadıkları Manisa ve İstanbul Belediye maçlarından golsüz eşitlikle ayrıldılar. Özellikle İstanbul Belediye maçında Ümit Karan ve Youla ikilisi öyle goller kaçırdı ki, saç baş yoldurmak terimi tam böyle durumlarda kullanılır yani. Bu maçların dışında yendikleri 2 maçlarında attıklarının bir sayı azı gol yemişler. Atabilme güçlerinin yanında yiyebilme güçleri de var gözüküyor ancak defansı hiçte kötü değil. Son dakika transferleri Volkan Yaman'ın yanısıra, El Saka, Vucko ve özellikle Boşnak Nadarevic ile güçlü defans hattına da sahipler. O kadar çok "bizim çocuklar" var ki takımda bir nebze Eski Gençlerbirliği kadrosuna karşı oynayacağız. Orta sahada ki isimler Doğa Kaya ve Bülent Kocabey. ASAŞ günlerinden bu yana oldukça tanıdık isimler. Bu isimlere yardımcı öyle çok teknik bir isim gözüme çarpmadı orta alanda. Ancak oldukça iyi bir takım olma yolunda ilerliyorlar Rıza Çalımbay önderliğinde.


Gelelim bize. 3 hafta şansız bi şekilde beraberliklerden sonra gelen deplasmandaki 4 gollü galibiyet taraftarlar olarak bir anda müthiş umutlandırdı, gelecek haftalar adına. Takım olmaya başladık ve çok güzel saha yayılımı ve pas kabiliyetine sahibiz. Tabi ki baş mimar düşen bir takımın oyuncularıyla, düşmekten son dakikalarda kurtulan bir takımın oyuncularını bu kadar güzel harmanlayıp böylesine mucize yaratan, Thomas Doll. Eskişehir karşısında ev sahibi olmamız avantaj olarak gözüküyor. Bunun dışında etkili savunmamız ve Eskişehir forvetlerinin çok formlarında olmadığını düşünürsek kağıt üstünde çok gol yemeyeceğiz gibi gözüküyor. Eksik yanlarımız ise her ne kadar son maçta 4 gol atsakta, bu maçta karşımızda Kasımpaşa'ya nazaran çok çok daha üstün bir defans hattı olacak onları geçmek çok kolay olamayacak gibi. Bu görüntü itibariyle beraberliğin yüksek ihtimal olmasını bekleyebiliriz. Bir de Rıza Çalımbay'ın açıklamaları bana sürekli bir umut sağlıyor, Eskişehir maçlarında. Daha önce de Gençlerbirliği bizim rakibimiz olamaz gibi sözler sarfetmiş ve yenmiştik Eskişehir'i. Bu maçtan önce de Çalımbay; "Gençlerbirliği deplasman sayılmaz. Gençlerbirliği'nden çekinmiyoruz, 3 puan alacağımıza eminiz." gibi açıklamalar yapmış. Bu seferde ters teper diye bir umut var içimde, Eskişehir'in belalısı Mustafa Pektemek'ten de bu maçta güzel bir performans bekliyorum. Takım da Cem Can'ın oynayıp oynamayacağı meçhul. Bileği burkulmuştu hafta içi ve sanıyorum oynayamayacak. Bu alanda Kerem Şeras bu maçla sahalara geri dönebilir. Orta alanda ikinci eksik ise Tozo. Durumu nasıl bilemiyorum ama onunda bir sakatlığı var ve son haberlerde fizyoterapist eşliğinde çalıştığı haberini aldık. Onun yerinde kadroya baktığımızda Momha oynayabilir gibi gözüküyor. Ya da Aykut Demir bu seferde ön libero gibi oynatılıp sol bek Momha'ya emanet edilebilir. Orta alanda Mustafa ve Harbuzi en güvendiğimiz isimler, bunun yanında Burhan'da umarım bu maç ile kendine gelmeye başlar. Kağıt üstünde Eskişehir'den en üstün yerimiz orta alan gibi duruyor ancak sakatlıklar biraz belimizi bükebilir.


Maçın oyuncu bazında değerlendirilmesi böyleydi bana göre. Bunun dışında hava koşullarının etkiside olabilir maça. Ankara'da yağmur bekleniyor. Yağmur baya şiddetli bekleniyor sanırım ya da İstanbul'daki felaketin bir benzeri yaşanmak istenmiyor ki bugün dışarıda gördüğüm manzara bana bunları hissettirdi. Askeriye'den Metro girişlerine kadar su alabilmesi muhtemel her yerin önüne kum torbalarıyla set oluşturulmuştu. Umarım maçta etkisini göstermezde hem güzel futbol izleriz, hem de eve dönüşler çileye dönmez. Renktaş ve kardeş olarak gördüğümüz takım Eskişehir maçına Ankara'da imkanı olan herkesin gelmesini dilerim. Zevkli bir karşılaşma olacağı yönünde fikrim, ayrıca okuduğum ve artık vaktimin çoğunu geçirdiğim şehrin takımı olmasıyla da farklı bir duyguyla izleyeceğim bu maçı. Ama tabi ki gönlüm Gençlerbirliği'nin Kırmızı-Siyah'ından yana :).

11 Eylül 2009 Cuma

Oyuncuların Emeklerine Yazık!




Ne kadar sıcak bakmasamda, Ankaraspor'a şu aralar biraz haksızlık ediliyor gibi hissediyorum. 3 günlük ihtar sonunda takımı satmayınca Gökçekgiller, federasyon bu haftasonu oynanacak Kayseri maçını iptal etmiş şimdilik. Maça gitmek için otobüse binecek oyuncular gelen bu haberle evlerine geri dönmüş diye yazıyor spor sitelerinde. Biraz ağır bir karar, futbola gölge düşmesini istemiyorlar anlayabiliyorum ancak Melih Gökçek'e bu sefer hak verdim.

Melih Gökçek son açıklamalarının birinde "3 günde elma, armut mu satıyorsunuz?" diye bir cümle sarfetmiş. Sanırım Melih Gökçek'in ağzından duyduğum en doğru tek cümle. Herşey bir yana federasyon gölge düşmesini istemiyor liglere ancak bu olay da oldukça gölge düşürüyor. Her zaman tekrarlıyorum acaba ünlü Alman teknik adam Jürgen Röber bu olaylar ışığında ne düşünüyordur. Bana kalırsa alınacak ilk kötü sonuçta bir daha dönememek üzere bavullarını toplayıp kaçacaktır. Kaçmak ağır oldu aslında, sanırım bende onun yerinde olsam aynı şeyi yapmayı düşünürüm, biraz haklı olarak gidecek bana kalırsa. Sonrasında bu adamın Türkiye'yi nasıl iyi anlatmasını, Türk futbolunu nasıl güzel anlatmasını bekleyebiliriz ki? Teknik adamın dışında hadi Ankaragücü'ne geçen futbolcular kurtuldu ya Ankaraspor'da kalan futbolcuların emeklerine ne olacak peki? Onları yok sayıp böyle bir işe girişen Ankaraspor yönetimi de suçlu ama federasyon bu kararı alırken biraz daha düşünerek almalıydı. Artık iyiden iyiye Afrika'ya gidememenin verdiği üzüntüyle gündemi böyle değiştirmeye çalıştıklarını düşünmeye bende başladım maalesef.

Gökçekler iki takımın altından kalkabilecekler mi bakalım? Pek zannetmiyorum, zaten Melih Gökçek bu lige 2 Ankara takımı yeter diyerek Ankaraspor'un gidişini önden haber vermiş gibi gözüküyor. Takıma başta dediğim gibi sıcak bakmıyorum ancak oyunculara çok üzülüyorum daha doğrusu emeklerine. En çokta en sevdiğim Türk kaleci olan olan Gökhan Tokgöz'e üzülüyorum. Açıklama yapmış otobüsten geri döndürülmeleriyle ilgili, "Gökçekler yaş tahtaya basmaz" diyor. İnsan biz de sembol olmuş birinin bizden gitmesine, gittiği yerde de bu konuma gelmesine üzülüyor işte. Ah Ulubatlı Ah dönsen yine bize keşke.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Lotto Evine, Forma Senin Neyine!


Bir spor sitesinde "Gençlerbirliği'nde forma krizi" başlıklı bir haber okudum. Önce dedim oyunculardan biri isyan mı etti huzursuzluk çıkardı diye, hani FM oyununda olur ya, çok adam doldurunca hemen oyuncunun isminin yanında "Unhappy (mutsuz)" işareti belirir. Tıkladığında da kadronun şişkinliğinden falan şikayet eder. Aynı öyle bir durum gibi gördüm. Amma velakin haberin aslını okuduğumuzda sponsor firma Lotto ile bir kriz yaşanıyormuş. Lotto firması Ankaraspor maçında ilk kez giyilen, benim ilginç bulduğum deplasman formasının yedeklerini hala Ankara'ya göndermemiş. Bu sebepten dolayı bir kriz çıkmış, taraflar karşılıklı görüşüyorlarmış. Bende bu malzemeyi yakaladım ve Lotto'ya burdan sallamak için güzel bir neden geçti elime.


Öncelikle Lotto'ya geçtiğimizden beri (3 sezondur) çok hoş formalar yapamıyor maalesef. Oldukça özelliksiz formalar üretiyor. Tamam Lotto'nun tasarladıkları arasından kulüp seçim yapıyor ama tasarlanan formaların hiçbiri güzel değilki. Bir tek bu sezonki formalar diğer senelere göre iyiydi, onlarda Süper Lig takımına göre vasat formalardı bana kalırsa. Hele ki Adidas'ın formalarından sonra Lotto'ya geçiş, yarış atından inip, sütçü beygirine binmek gibi birşeydi bana göre. Adidas'ın ürünlerini çok arattı tasarım olarak Lotto. İtalyan takımlarının çoğunu da Lotto şirketi yapıyor ancak, İtalya'da takımlar modacı mı kullanıyor moda'nın anavatanı oldukları içindir bilmem daha nitelikli formalar çıkıyor piyasaya.

İkincisi Lotto sponsor olduğundan beridir tesisler içindeki satış mağazasına yeni sezon formaları asla sezon başında gelmedi. Genelde sezon sonu bir ya da iki tane numunelik gibi forma bulunuyordu. Bu sene sağolsunlar lütfetmişler geçen sezonun çubuklularından yollamışlar bolca. Ama hala yeni sezon forması yok. Bu konu Gençlerbirliği taraftarları arasında müthiş bir yaradır. Öyle dış mağazalarda falan ürünlerimiz satılmadığı için tek seçeneğimiz olan tesislerde ki mağazada da forma bulamamak taraftarın sinirini bozabiliyor. Benim çok bozuldu çünkü, ne zaman gitsem bir daha ki ay geleceği söyleniyor ama hiç bir ayda o formalar bir türlü gelmiyor. Zaten forma özelliksiz ona rağmen gidip alma lütfunda bulunacağız, o bile yok, gelde delirme. Geçen sene sorduğumda sponsor firma ile forma konusunda sorun yaşandığı bir kez daha söylenmişti bana. Satış yapan eleman sipariş verdiklerini ancak formaların geciktiğini söylemişti. Bu krize benzer bir durum, belki biraz daha hafifiydi pek gündem yaratmadı ya da o zaman bizi kandırdılar bilemiyorum. İşte bu denli bıkkınız Lotto'dan. Hazır böyle bir kriz çıkmışken yönetime sesleniyorum. Anlaşmaya çalışmayın şu firmayla gerek yok, anlaşalım paşa paşa Adidas ile hatta Puma ile güzel güzel giyelim formalarımızı, tesislere zamanında gelsin, Lotto ile olmuyor işte. Taraftarlar arasında yerli malı düşüncesi hakim, açıkçası bende ne kadar Adidas desem de yerli malı mantıklı bir seçenek, özellikle bu sene Lescon firmasının yaptığı formalar oldukça hoş duruyorlar. Bunun yanında her ne kadar River Plate çakması gibi dursada Diadora firmasının Gaziantep'e hazırladığı formalarda çok hoşlar. Belki River Plate benzeri formalar ama Türkiye'de bir benzerleri daha yok, oysa bizim bu seneki çubuklu formamız hemşehri Ankaragücü'nün çubuklusu ile aynı stilde.

Şu Lotto'yu gönderebilirsek çok güzel olur gerçekten. Umarım anlaşamaz taraflar. Lotto'dan sonra sıra formanın özelliğini bozan ve çok basit sade duran "Turkcell" reklamına gelir umarım. Ne güzel yakışırdı çubuklu Adidasa "M Oil" reklamı. Ya da herşey para demek değil derse Cavcav -ki hiç sanmıyorum- bir Unicef reklamı gibi reklamda biz alsak çok yakışmaz mı?

Blogum Total Futbol Programında!


Her Salı gecesi yayınlanan, yapımcılığını Lig Radyo ve FourFourTwo ekibinin üstlendiği SkyTürk'te ki Total Futbol programının bu haftaki(08/09/2009) konuk blogu bendim. A milli takımın Estonya maçı ve oynayacağı Bosna maçının ağırlıklı konuşulduğu programın son bölümüne girerken blogumun tanıtımı yapıldı. Çok hoş bir video olmuş. Yazılarımdan kolaj hazırlanmış ekranda onlar geçerken, arkadan benim Ali Ece Bey'e gönderdiğim tanıtım yazım okunarak izleyicilere bilgi verildi.


Teknolojik imkan yetersizliğinden kayıt altına alamadım programı ancak bir şekilde bulmayı hedefliyorum bakalım. Ali Bey'den bu konuda ricada bulundum. Bulduğum zaman o tanıtımı buraya hemen koymakta ilk hedefim. Bu tanıtıma vesile olan Ali Ece başta olmak üzere, tüm Total Futbol yapımcılarına teşekkürlerimi sunarım.

8 Eylül 2009 Salı

Tarihi Nasıl Kaçırdık ? : Adana Demir - Livorno


Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

Öncelikle DHA ve NTV'nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV'nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten'in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De'yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.

Şimdi Livorno'nun Türkiye'ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.

O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunda "bizce" diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular'ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular'ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar'ı, Anadolu'da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir'den Yalı'nın, İstanbul'dan Çarşı'nın, Ankara'dan Alkaralar'ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.

Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu işin 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV'ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay'ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası "bakarız" deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV'nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV'nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.

TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ultimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3'ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.

Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.

NOT : Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.

NOT 2 : Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.

NOT 3 : Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.

İşte Melih Gökçek'in Müthiş(!) Futbol Bilgisi


İlhan Cavcav'ın sorunlu açıklamasından sonra, Melih Gökçek'ten de sorunlu bir açıklama geldi. Dün akşam Kanaltürk'de Serhat Ulueren'in programına çıkan Melih Gökçek, futbol ile ne kadar ilgisiz olduğunu kanıtlayan ve birbiriyle çelişen sözler söyledi. Özellikle bizi ilgilendiren kısmı ise Melih Gökçek'in Ankara'nın taraftar istatistiğini çıkarması kısmında oldu. İşte Melih Gökçek'in ilginç sözleri şöyleydi:


"Ankara'da taraftarların yüzde 90'ı Ankaragücü, yüzde 7'si Ankaraspor, yüzde 3'ü ise Gençlerbirliği taraftarı. Ankaraspor'un Gençlerbirliği'nden daha çok taraftarı var."


Melih Gökçek'in konuyla ne kadar alakasız olduğuna şaşırmış olacak ki Serhat Ulueren "yapmayın Sayın Başkan, Gençlerbirliği'nin taraftarı Ankaraspor'dan daha fazla değil mi?" dedi. O bile durumun farkında. Ankaragücü taraftarının sempatisini kazanmak için söylenmiş saçma salak, araştırılmadan söylenmiş bir cümle. Eğer Gökçek kendisinden bedava bilet isteyenleri, eline bakanlara ve afedersiniz kendisine yalakalık yapanları falan söylüyorsa o zaman bu istatistik doğru olabilir. TSYD kupasının ASAŞ stadında oynandığı maçlara gelenler ya da izleyenler çok iyi bilir, o dağın başındaki stadda yüzde 3 dediği Gençlerbirliği taraftarı, daha fazla olduğunu iddia ettiği ve kendi evinde taraftarı daha çok olması beklenen Ankaraspor taraftarından(!) daha çoktu. Zaten Ankaraspor taraftarının kimler olduğu da çok iyi biliniyor. Ankaragücü tribününden kopup, para karşılığı amigoluk yapan isimler daha çok dediği sözde Ankaraspor taraftarı. Lig maçlarında,özellikle ASAŞ stadında, o uzak stadda oynanan maçlara bir bakılsın özetlerine, görüntülerine kimin sesi duyuluyormuş. Ankaraspor'un mazisi, geldiği yer neresi ki taraftarı olabilsin. Ayrıca Ankara'nın nüfusu 4 milyon ve gerçek Ankara'lı çok çok az. Acaba Sayın Gökçek biliyor mu ki Ankara takımlarını tutan insan sayısı kaçta bunları söylüyor. Üstüne Ankaragücü formasını giyince asarım keserim triplerine giren ve asıl takımları üç İstanbullu'dan biri olan kişileri çıkardığımızda bizden daha fazla olsa da Ankaragücü'nün de taraftarı azdır (diğer takımlara göre tabiki). Maalesef Ankara'dan bu kadar uzak bir adam Melih Gökçek. Taraftarımızın sayısı azdır lafına çok alıştık ama Ankaraspor'un taraftarının çok olduğunu iddia etmekte saçmalık ve zırvalıktır. Belediyecilik anlayışı, sanırım bu kadar iyimser düşündüğü ve hayal dünyasında yaşadığı için bu kadar kötü, yaptığı her icraati dünya harikası görüyor, laf söyletmiyor ya bu olayda ona benziyor.


Zaten fazla duramadı hemen kendi dediğiyle çelişti Gökçek. Önce Ankaraspor'un başarısızlığını seyirci bulamamasına bağladı. Gençlerbirliği maçına geldin mi diye sorarlar adama.Gençlerbirliği Maraton tribünün her maç ne kadar olduğunu hiç gördün mü? diye ikinci soruyu patlatırlar. Hadi biz Ankaraspor'dan azız Sayın Gökçek, siz taraftarsızlıktan başarısız oldunuz da bizim UEFA döneminde bugünden daha çok taraftarımız mı vardı da siz daha "annenizin liginde oynarken" biz Türkiye'yi, Başkent'i başarıyla temsil ettik. O stad ozamanlar full çekiyordu Sayın Gökçek. Futbola bu kadar ilgisizsiniz işte. Biz Ankaraspor'dan az(!) taraftarımız ile bunları yapabiliyorsak, sizin bu vaatlerinize göre neler neler yapmanız gerekiyordu. Başkalarına sevimli görüneceğim diye kendinibilmez ve çelişkili açıklamalar yapıyor Sayın Gökçek.


Gelelim 2. bombaya, diyor ki engin görüşüyle Gökçek;


"Ankara'ya 3 takım fazla... İstanbul'da 3, Ankara'da 2 takım bulunmalı (Ankaragücü-Gençlerbirliği)"


Şimdi madem 3 takım fazla ve taraftar bu futbol oyununun vazgeçilmezi, Ankaraspor'un bizden daha çok taraftarı varmış ya neden onlar değil biz hakediyoruz bu ligi? Ne kadar basit ve sevimsiz açıklamalar. Doğru bu ligi hakediyoruz Ankaraspor'dan daha fazla ama hakediş nedenlerimizi de söylemeli Sayın Gökçek. Demeli ki Gençlerbirliği Cumhuriyet ile yaşıt, köklü bir kulüp, geçmişten bu yana özünü koruyan bir taraftar profili var, kültürü var, Gençlerbirliği bu ülkenin gururudur, rengidir, Türk futboluna herşeyiyle çok şey katmıştır. Ankaraspor gibi benim kiralık adamlarımca desteklenmiyor. Kendisiyle çelişen bir adamın, Futbolun "F"sinden anlamayan bu adamın Ankara'nın büyük bir değeri olan Ankaragücü'ne el atması beni çok korkuttu. Allah vermesin Ankaragücü'nden umduğunu bulamazda bize el atarsa diye çok korkuyorum. Cavcav'ın niyetide niyet değil zaten. Ankaraspor-Ankaragücü davası görülüyor oradan bile bize pay düşüyor ilginçtir burada neyi savunuyorum bu futbol bilgisinden yoksun adama karşı. Artık Ankaragücü'nü neden istediği çok açıktır bu adamın. Tek derdi iktidar.


Gökçek'in bu açıklamalarını kaale aldığım için tartışmadım bu kadar. Sadece olayı dışarıdan izleyenlere, bu adamın ne kadar yoksun bir futbol bilgisi olduğunu göstermek amaçlı yazdım. Umarım dediği gibi 5-10 yıl içinde şampiyon bir Ankaragücü yaratabilir. Ama bu futbol bilgisiyle ilerleyen zamanlarda bahaneler ardı ardına gelecektir diye düşünüyorum. Bakalım Ankaragücü'nü kontrol altına aldıktan sonra ki hedefi neresi olacak. Bana kalırsa "tükürürüm böyle federasyonun içine" deyip belediye başkanlığından sonra Futbol Federasyonu başkanlığına soyunacak. Allah korusun!!!

7 Eylül 2009 Pazartesi

Ankaragücü Sorunsalı ve İlhan Cavcav'ın Açıklamaları

İlhan Başkan tam bir siyasetçi. Futbolda değilde siyaset içinde olsa, hatta başbakan olsa nasıl olur diye düşünmeden edemiyorum bazen. O kadar ilginç bir adam ki, söyledikleri iyi niyetli mi yoksa alttan alttan vuruyor mu? tam bir muamma. Günlerdir tartışıla tartışıla bitirilemeyen Ankaragücü-Ankaraspor arasındaki transfer ve yönetim değişikliği (ya da kamuoyunda ki diliyle "birleşme") konusunda İlhan Cavcav'da bir açıklama yapmış. Şu aralar biz Gençlerbirliği taraftarlarının yeni gündemi oldu, açıklamasındaki sözleriyle Cavcav.


Açıklamasının temelini Ankaragücü-Ankaraspor sorunsalı oluşturuyor. Federasyonun verdiği 3 günlük ihtarnameyi az bulmuş Başkan ve diyor ki en az 15 gün verilmeli. Ayrıca belediye destekli kulüpleri desteklediklerini söylemiş İlhan Cavcav. Federasyonun verdiği süre ya da ihtarın az olması olmaması konusunda pek bir yorum yapamayacağım, yönetim işlerinde pek bulunmadığımdan ancak bir kaç sene evvel sürekli olarak Melih Gökçek ile ilgili sorunlar yaşayan İlhan Cavcav'ın verdiği destek ilginç geldi bana. Zamanında Turgut Özal Atatürk Orman Çiftliği arazisinin bir kısmını tesis yapmamız amaçlı bize kiralamıştı ve yakın zamanda Melih Gökçek bu araziyi elimizden almaya kalkmıştı, imar izni gibi şeyler bahane ederek. Sadece bize değil, aynı sorunu Ankaragücü'ne de yaşatmıştı Melih Gökçek. Cemal Aydın ve İlhan Cavcav'da elele verip, bakan bakan dolandılar o dönem ve sonunda tatlıya bağlandı mevzu. Mevzu'nun tatlıya bağlandığı sıralar olmuştu sanırım Mehmet Çakır transferi ve hala ne kadar alındığını bilmiyorum ben o transferden. Sudan ucuza gitti gibi haberler çıkmıştı. Ayrıca Ankaraspor'un lige çıktığı ilk dönemlerde yaptığı o 28 oyuncu transferinden sonra da ayaklanmamış mıydı Cavcav? Belediye kaynakları tek yere kullanılıyor diye yılların küskünleri Cemal Aydın ve İlhan Cavcav yine kolkola açıklamalar yaptılar.


Bütün bu yaşanmışlıklar varken şimdi belediylerin desteklediği takımların olmasını destekliyoruz diye açıklama yapmak biraz ilginç gelsede,bu durum bir çıkar ilişkisinin olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Sadece Ankara takımına destek olmak amaçlı yapılmış bir haraket desem işte bu destekleme açıklaması kafamı karıştırıyor ister istemez. Yine de sadece bir Ankara takımını destekleme amaçlı yapılmış bir açıklama ise bende sonuna kadar hak veririm. Aslına bakıldğında belediye kulüplerinin gereksizliği tartışıldı yıllardır, bana kalırsa da bu tarz kulüplerin olmasından çok belediyelerin mevcut takımlara destek vermesi daha olumlu bir hareket. Bu yüzden Ankaraspor'un kapanıp Ankaragücü bünyesi altına girmesi dışarıdan bakıldığında güzel bir durum ancak Melih Gökçek'in bu davranışının takım sevgisinden çok iktidar hırsından dolayı olduğunu düşünüyorum ve bununda Ankaragücü'ne getireceği yararlar konusunda ciddi şüphelerim var. Yılan hikayesine döndü herşey resmen. Ankaraspor ile Ankaragücü'nü aynı aile yönetiyor diye verilen 3 günlük süre zarfında Melih Gökçek'in şirket olan Ankarapor A.Ş.'yi Rus yada Arap sermayesine satmak istediği de söyleniyor. Genel görüntüye baktığımızda gerçekten oldukça çirkin bir tablo var ne yazıkki. Yapılanların hangisi şu sıralar çok geride olan Ankara Futbolunu ilerletmeye yönelik çözemedim. Aksine bir durum varmış gibi duruyor, bana göre futbolun saflığı kalmıyor böyle bir durumda ve endüstriyel futbol acı acı giriyor Ankara'nın kanına, bunun yanında iktidar kavgaları ve ligden düşürülme mevzuları derken Ankaragücü'ne kaydırılan Ankaraspor'lu oyuncuların ardından Alman Teknik adam Jürgen Röber'in yaşadığı şok bütün bunlar Türk Futbolunun referansını kötü etkiliyor. Bir Gençlerli olarak Ankaragücü'nün durumunu değerlendirmek bana düşmez tabi ve Cavcav'ın dediği gibi Ahmet Gökçek'in başkanlığını, Ankaragücü'nün esas sahipleri olan taraftarları kabulleniyorsa, memnun iseler bir sorun yok. Diyebileceğimiz sadece Ankaragücü'ne hayırlı olması ve bir an evvel bu durumun hallolması. Bütün sezon Hacettepe-Gençlerbirliği takımlarının aynı ligde oynamasına ses çıkarmayıp, küme düşme korkusu yaşayınca atıp tutan Denizli başkanı Ali İpek'e de güzel malzeme çıktı, sezon sonu Denizli kritik duruma gelirse kullanır durur artık bu durumu. Bu tarz söylemlerle de kirletmemek adına bu sorunun bir an evvel giderilmesi herkesin tek isteği sanırım.




Bu Takım Kimin?

Gelelim Gençlerbirliği taraftarlarının asıl gündem konusunu oluşturan açıklamalarına Sayın Başkanın. Başkan laf arasında aynen şu cümleleri sarfetmiş:

"Sayın Gökçek'e çağrıda bulunuyorum; Gençlerbirliği'nin bir kuruş borcu yok. Borçsuz olarak kendisine bu takımı verelim. Borcu olmayan bir kulüp olduğunu ifade etmeme rağmen Gökçek, Ankaragücü ile yakından ilgilendi."

Taraftarlar haklı olarak bu cümlelere tepkisini koyacaktır. Her ne kadar açıklamanın Ankaragücü'ne destek amaçlı söylenmiş sözler olarak çevrilebilme şansı varsa da Cavcav'ın biraz daha dikkatli olması gerekirdi bu sözleri söylerken. Cavcav'ın neden sözleri dikkatli söylemesinin gerektiği aslında yine kendi açıklamaları içinde gizli. Gençlerbirliği'de Ankaragücü gibi bir dernektir. Herhangi bir sahibi yoktur şirket gibi, haliyle bu takımı size verelim tarzı açıklamalar yaparken taraftarın "kimin malını kime veriyorsun?" itirazı kadar normal birşey de olamaz diye düşünüyorum. Kulübün bir borcu olmadığını bütün ülke biliyor ve bunun yanında da nakit para konusunda en rahat kulüp olduğumuzda herkesçe bilinmekte, durum böyleyken herhangi bir zengin kişiden yardım istemek ne demektir bu da ayrı bir sorun. Transfer yapabilecek gücümüz varken yapılmıyor ve sonrasında Melih Gökçek'e çağrıda bulunuluyor. Heryerde "yerime bakabilecek birini bulursam anında bırakırım bu koltuğu" şeklinde açıklama yapan sayın Cavcav'ın kulübü yöneticilik konusunda parası olan kimseden farkı olmayan Melih Gökçek'e devretmeye çalışması kendisiyle çelişmesidir. Bu kulüp Gençlerbirliği'lilerindir ve gelen yönetici seçimle gelir, seçimle gider. Gerçek Gençlerbirliği'li Atilla Aytek gibi bir yöneticiyi kulüpten attırıp ardından da "benden daha iyisi henüz yok" diye açıklama yapan Cavcav'ın kulübü Melih Gökçek'e devretmek istercesine yaptığı bu açıklama abesle iştigaldir. Parasal olarak çok büyük katkıları olmasa bile bu işi gönülden yapacak ve takımı gerçekten sahiplenecek bir yönetim kadrosuyla yönetecek isimlere bırakmak yerine her fırsatta bu isimleri baltalamak yerine destek verseydin ya sayın başkan şimdi nereden çıktı Melih Gökçek'e çağrıda bulunmak. Tabiki mevzu Melih Gökçek'e çağrı değil. Mevzu "kulübü verelim" sözleri. Gerçek Gençlerbirliği'li insanların yönetimden uzaklaştırılıp, yerlerine plakalarında GS veya FB harflerini taşıyan yöneticileri kulübe dolduran Sayın Cavcav'ın bu sözleriyle takıma nasıl baktığı açıkça belli oluyor. Takım 3. ligdeyken fabrikanın kasasını açıp bu takıma yardımda bulunduğunu asla unutmadık Sayın Cavcav'ın, bu takım üstünde tartışmasız çok büyük emekleri ve hakkı olan bir insandır Sayın Başkan ancak takımın kendisine belli bir borcu olsada gerek maddi, gerek manevi, bu takımın asla kendisinin olduğu anlamına gelmez. Melih Gökçek'in bizimle değilde Ankaragücü ile ilgilenmesinin sebebi çok açık bir şekilde taraftar potansiyeli olan Ankaragücü'nü alıp iktidarını kuvvetlendirmek isteme çabasıdır. Cavcav açıklamalarında Ankaragücü taraftarının memnuniyetinin göz önüne alınması gerektiğini söyleyebilmiş ancak bizi ilgilendiren açıklamalarını sarfederken memnuniyetimizi hiç düşünmeden konuşmuş. İzmir takımlarının halini gördükçe Ankara takımlarının birbirine bu tarz destekler vermesi önemli ancak Sayın Başkan'ın bizimle ilgili sözler söylerken biraz daha dikkatli konuşması gerek.

6 Eylül 2009 Pazar

Erkan Özbey'in Pursaklarspor'u ve İlhan Cavcav

Milli maç sebebiyle Gençlerbirliği'nin maçı olmayınca evde boş oturmak yerine, yıllarca kaptanlığımızı yapmış olan Erkan Özbey'in hem futbolcu, hem genel menajer, hem de hissedar olduğu Pursaklarspor'un Akçaabat Sebat Spor ile yaptığı maçı izlemeye gittim Gençlerbirliği'li dostlarım ve ağabeylerimle. Vefa amaçlıydı aslında ziyaret. Ankara'da ki ilk maçında kaptanı yalnız bırakmak olmaz diye düşündük. Havanın sıcak olması, zaten uzun olan yolu iyice uzattı. Dolmuşta pişe pişe geçirilen bir yolculuktan sonra Bağlum Belediye stadına ulaştık. Girer girmez karşımıza çıkan ilk manzara Ankaragüçlüler oldu. Pursaklar'dan bir otobüs alınıp bağırsınlar diye maça getirlimiş Ankaragüçlüler. Başta bize sıcak dursalarda, maçın sonlarına doğru "Ankara'da en büyük Ankaragücü" diye sataştılar ama tepki vermeyince biz sustular tabi. Maçın protokol kısmında ise, sakatlığı yüzünden forma giyemeyen Erkan Özbey, yanında İlhan Cavcav, Manisa Teknik Direktörü Mesut Bakkal, Gençlerbirliği basın sözcüsü Enis Safi vardı.
Maç başında pankartımızı asmak istedik ancak pankart içeriği Gençlerbirliği ile ilgili olduğundan izin vermediler. Sonrasında Ankaragüçlüler ile ilgili olabilecek bir soruna karşı uyarılarda falan bulundu polisler ya anlamakta mümkün değil. Pursaklar maçındayız, Ankaragücü- Gençler meydan savaşına döndürecek ne malzeme çıkabilir ki? Gerçi sonlara doğru yapılan harakete karşılık versek belki tatsızlık çıkabilirdi ama Gençlerbirliği taraftarı olmak centilmen olmayı gerektirir, saygımızı koruyup sadece maçımızı izledik. Maçı anlatsak anlatacak birşey yok. Açıkçası TFF 2. Lig'in hali böyleyse gerçekten çok amatör gibi oynanıyor futbol. Özellikle Pursaklarspor'un Faruk isimli 77 numaralı oyuncusu, bir forvet oyuncusu için gerekli ölçülerde, boy pos, endam sahibi iken atamadığı, yerde kaldığı pozisyonları gördükçe "bu adamı burda nasıl oynatıyorlar" diyemeden edemedim. Maç vasat bir oyunun ardından 1-1 sonuçlandı. Pursaklarspor evinde puanı rakibine hediye etmiş oldu desek doğru söylemiş oluruz. Pursaklarspor'a kulüp olarak değinirsek, bu sene çıktıkları TFF 2. Liginde el değiştirdiler ve Rize kökenli bir yönetim satın aldı takımı. Kaptan Erkan'ın da Rize kökenli olduğunu bilsekte, bu Rize esintilerini anlamak için kulübün amblemine, sembolüne bakmakta yeterli oluyor aslında. Takımın renkleri mavi-yeşil-beyaz, yani Rizespor'un renkleriyle aynı. Bunun yanında amblemin ortasında, ayağında top taşıyan bir atmaca var. Takımında sembolü olan bu atmaca, Rize'de bir tutku. Televizyonlara çok çıkar kolunda ayağı ipe bağlı atmacalarla Karadeniz'in bu sempatik insanları. Takımın teknik heyetide oldukça heyecanlı maçı izledi kenardan. Onlarda Rizeli mi? bilinmez ama biraz Karadeniz heyecanıyla, hırçınlığı vardı. Vasat bir maçın ardından çıktık dışarıya, arkadaşlar çağırdı. Kaptan Erkan, İlhan Cavcav'ı uğurluyordu.


İlhan Cavcav İle Kısa Kısa...

İlhan Cavcav'ı tam arabaya binerken yakaladık. Hemen atladık söze. Derdimiz burada da dile getirdiğimiz üzere forvet mevzusu. Üstteki resimde konuştuğu elemanlar biziz bu arada, rastgele bir resim değil belirteyim :). Rica ettim: "Başkanım, devre arasında şu takıma bir forvet alın.

Başkan baktı: "Bu takıma(Pursaklarspor) lazım da bize gerek yok. Ne yapacaksınız forveti?" diye sordu.

Dedim, "Laf aramızda bu Patiyo çok kötü"

Başkan, "Daha Sinan var, genç çocuk iyileşsin, Djite var, Sandro var merak etme" dedi.

"Öyle de başkan yetersiz" dedik. Arkadaşım Gökberk, Kahe'nin ağır kaldığını söyledi laf arasında.

Başkan işi şakaya vurup, çenemde bıraktığım keçi sakalımdan tutup; "Sen önce sakalını kes, ben o zaman transfer yapıcam" dedi gülerek. Erkan Kaptan ile birlikte arkadaşlarım ve ben güldük tabi. Ben biraz daha mahcubiyetle güldüm tabi :).

"Ben sakalımı keseyim geleyim, sizde alın ben razıyım, sorun değil" dedim altta kalmamak ve ne kadar ısrarcı olduğumu göstermek amaçlı. Transfer sezonu kapalı diye sesler geldi. Devre arasına istediğimi belirttim tekrar.Başkan arabasına binerken:

"Takım güzel bu sene başkanım, elinize sağlık" dedim, memnuniyetimizi de ifade edelim diyerekten.

Başkan ve Erkan Kaptan aynı sözleri söylediler; "Daha da iyi olacak inşallah" Başkan devam etti; "Sizde gelin maçlara yalnız bırakmayın ama bizi"

Sorumluluğumuzu yerine getirmiş çocuklar gibi mutlu bir edayla "Kombinelerimizi aldık, Eskişehir maçında tribünlerdeyiz."

Kendinize iyi bakın diye karşılıklı dilekler şeklinde bu kısa sohbetimizi noktaladık. Daha sonra Kaptan Erkan Özbey ile bir hatıra fotoğrafı aldık. Evlerimize doğru yürüdük. Forvet meselesinde Sinan'ın adı geçince, bir de bunu İlhan Cavcav söyleyince Sinan'dan ümitlerim arttı. Açıkçası son dönemde İlhan Cavcav'ın yaptığı icraatleri pek beğenmiyorum ama futbolcu olunca konu en çok güvendiğim isimdir İlhan Cavcav. Vasat bir maçın sonunda böyle bir sohbet güzel oldu. Kaptan Erkan'da sakatmış 1 ay kadar sonra takımda ki yerini alabilecekmiş. Stadın uzak olması bizi maça gelirken 2 kere düşündürdü, bunun yanında oynanan futbolda pek keyif vermeyince bir daha gelirmiyiz iyice meçhul oldu. Belki Kaptan sahalara döndükten sonra bir daha gideriz. Ama keyifli bir son oldu günün sonu. Değdi herşeye rağmen.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Ekranda Futbol Eziyeti!


Milli takım acı çektire çektire, Kayseri'de bize göre çok zayıf(!) Estonya karşısında zor da olsa 4-2 galip gelmeyi başardı. Gerçekten nasıl bir oyun anlayışı çözemedim. Bu kadar zayıf takıma karşı, bu kadar zorlandıysak, Bosna maçında bizi neler bekliyor düşünemiyorum. Maçın yorumu çok yerde yapılcak, zaten çoğu kişi de izleyip görmüştür bu ızdırap veren oyunu ama benim değinmek istediğim yayıncılıkla ilgili bir konu. Maçın yayınını yapan Atv, zaten hop oturup, hop kalktığımız bir maçta, pozisyon aşağı tarafa doğru kaydığında çat diye reklamı yapıştırdı. Ekranın yarısı gözükmüyor. Kim var orada? Kim kime atıyor? Kim koşuyor? Hepsi kocaman bir muallak. Maçı seyrederken yapılan hatalara, kaçan gollere zaten deli oldum, bir de bu reklamlardan birşey göremedim iyice deli oldum. Be kardeşim yapıyosun madem bir maç yayını, tamam para kaynağı bu reklamların ama neden kapatıyorsun ekranın yarısını. Çözüm getirsene şu işe arkadaş, bizi de deli etme sövmeyelim ramazan vakti.


Çözüm önerim ise Ntv'nin yaptığı gibi ekranı daraltıp koy reklamı madem yapacaksın. Gidemiyoruz maçlara, Tv'den izliyoruz, "ekranda futbol keyfi" demeyi biliyorsunuz. Tutun bari vaatlerinizi de keyif yaşayalım, zaten maç stresli. Ama bu durum bir kez daha gösterdi ki arkadaşlarında stadyumda canlı canlı maç izlemenin yerini hiçbirşey tutamaz. Amerikan filmlerinde görürdüm hep elinde birası, cipsi, üstünde atletiyle TV'de futbol keyfini yaşar adamlar. Hep özenirdim onlara ama yok kardeşim Türkiye'de bu yayıncılık anlayışıyla, bu olay ancak filmlerde olur diyebiliyorum. Bu gece NTV'de Arjantin-Brezilya maçı var. Bakalım onlar nasıl bir yayın sergileyecek.

Troisi Vs. Kakuta



Günlerdir dünya futbolunda Chelsea'nin aldığı ceza konuşuluyor. Transfere milyonlarca dolarlar harcayan bu dev bütçeli, dünya piyasasında çok büyük ismi ve reklamı olan kulübe Ocak 2011'de ki ara transfer dönemine kadar transfer yasağı konuldu. 2007 yılında Fransa'nın Lens takımında forma giyen Gael Kakuta'yı transfer etmek isteyen Chelsea kulübü, oyunucunun kulübüyle görüşmek yerine önce futbolcu ile görüşüp sözleşmesini feshetmesi karşılığında kendisini Chelsea'ye alacaklarını söylemiş. Bu operasyonda başarılı olmuş Chelsea ve Kakuta'yı Lens'ten koparıp renklerine bağlamış. Lens takımı da hakkını FIFA'ya başvurarak aramaya çalışmış, görüldüğü üzerede başarılı olmuş. Marka değeri, parasal güç vs. hiç bir şey gözetmeksizin hak aramak üzere başvurulan FIFA haklıyı haksızı ayırıp basıyor cezayı. Buraya kadar herşey normal ama bu olay sene başında bizim yaşadığımız "Troisi Olayı"nın kopyası gibi duruyor.


Sezon başında kampa davet edilen Troisi'de kampa geç katılmış ve sonunda Kayserispor kampında ortaya çıkmıştı. Kayserispor olayın tamamen legal olduğunu savunmuş ve sözleşmede ki boşluktan faydalandıklarını söylemişti. Bizim cephe ise tazminat maddesinin sadece ön protokolde olduğunu ve yeni sözleşmede geçerli olmadığını söylemişti. Federasyona hatta FIFA'ya gittiklerini söylemişti bizimkiler, hatta federasyonun bizi haklı bulduğunu da söylemişlerdi ancak 2 gün sonra federasyon Troisi'nin lisansını çıkarmıştı. O günden sonra fazla bir şey konuşulmadı. Aldığımız 1 milyon euro ve kaptırdığımız futbolcu ile kaldık. Gerçi Troisi'nin performansını görünce yine iyi para aldık diyebilirim. Ama işin itibar yanı çok daha önemli paradan. Eğer olay bize ve basına lanse edilen gibiyse, eğer İlhan Cavcav ve yönetimi bir işler karıştırmadıysa bu olay birebir Chelsea'nin olayı ile aynı. Taşları yerine koyarsak Chelsea'nin rolünü Kayseri, Fransız Lens'in rolünü de Gençlerbirliği oynuyor. Eğer FIFA'ya gittiysek gerçekten Kayseri'ye de böyle bir ceza gelmesi çok yüksek ihtimal. Gitmediysek bile bu cezayı emsal gösterip hakkımızı aramalıyız diye düşünüyorum. "FIFA'ya başvurduk ama ceza yada bir sonuç gelmedi acaba yönetim oyunu muydu?" dedim başta ama bu Kakuta transferi de 2007 yılında gerçekleşmiş ve cezası 2 yıl sonra 3. yılda ki transfer dönemine nasip olmuş. Bu sonuca göre yapılan başvuru ilerleyen yıllarda Kayseri'nin başını çok ağrıtabilir. Şu an oyuncunun performansını da göz önüne alırsak Kayseri değmeyecek bir iş yapmış olur tıpkı Chelsea gibi. Kakuta'da geldiği ilk sene Chelsea rezerv takımında iyi performans sergilemesine rağmen 2. sene geçirdiği sakatlıktan sonra iflah olmamış. Chelsea gibi bir kulüp böyle adam yüzünden ceza almış bulundu, bize aktarılan durum böyleyken Kayseri'nin ceza alması da gayet normal olan ve kaçınılmaz durum. Anadolu takımlarının sıkıntılarını bildiğim için her zaman destek olmaya özen gösteririm, yanlış anlaşılmasın. Ama Mehmet Topuz transferinde etik dersi vermeye kalkan Kayseri yönetiminin yaptığı bu haraket futbolun saflığına yakışmıyor ve itibarımızı zedeleyici bir hareket bu yüzden hakkımızın aranması gerekliliğine inanıyorum. Bu durum kimin başına gelirse de hakkını aramalı ki herkese örnek olsun ve futbolun saflığına gölge düşmesin, kirlenmesin futbol.

4 Eylül 2009 Cuma

Thomas Doll, Hamburg Şöhretler Karmasında!

Geldiği ilk gün, spor ajanslarında "Almanya'nın en sevilen hocası Türkiye'de" diye başlıklar gördük. Alman gazetesi"Bild" böyle duyurmuştu çünkü Almanya'da haberi. En sempatik antrenör olduğu söyleniyordu Thomas Doll'un, bunun gerçekliğini araştırmaya gerek bile duymadan, göreve geldiği ilk günlerden bu yana gördük. Sıcak ve samimi haraketleri, yıllardır bizden biriymiş gibi hissettirdi. Kendisinin tamamını daha sonra yayınlamak istediğim Four-Four-Two röportajında da diyor: "İnsanların arasına karıştıkça Türkleşeceğim." Bu kadar sıcak, bu kadar samimi, bu kadar yürekten ve sürekli gülümseyen bir futbol adamı bulduğumuz için çok şanslı olmalıyız. Oynattığı oyunla da şimdiden gönüllerimizi fethetti. Zaten Hamburg ve Dortmund gibi Bundesliga'nın 2 önemli takımını çalıştırmış ve Hamburg ile zirveyi zorlamış bir teknik adam. Oynadığı Lazio, Hamburg gibi takımlarda orta saha da virtüözlük görevini başarıyla yapmış bir futbolcu. Genç yaşına rağmen 4 hafta da gördüğümüz kadarıyla müthiş bir ofansif futbola dayalı taktik bilgisi var. Bunun yanında defansif bilgisinin de üst düzeyde olmasını her açıklamasında "Gençlerbirliği'nde değiştirdiğiniz ilk şey ne oldu?" sorusuna " Defans kurgusunu oturtmak oldu" cevabıyla görebiliyoruz. Taraftar arasında -ben de dahil- Ersun Yanal döneminden sonra coşkulu futbolu, göze hitap eden iyi futbolu oynatacak ismi bulduk deniyor. Gerçekten de takımın şu an oynadığı futbol kalitesi bunu kanıtlıyor. Bunun yanında Ersun Yanal'dan çok daha artılı bir teknik adam olduğunu düşünüyorum. En başında Ersun Yanal'a göre daha profesyonel ve daha futbolcuyla iyi ilişkiler içinde. Ersun Yanal döneminde 2 kere kaybedilen Türkiye Kupası finalleri hatırlandığında, ikisinden de önce Fenerbahçe ve Milli Takım söylentileri ayyuka çıkmış hatta Saraçoğlu'nda ki bir Fenerbahçe maçında Ersun Yanal diye inleyen tribünleri selamlayarak bizi hayli kızdırmıştı Ersun Hoca. Thomas Doll, Ersun Yanal'a karşı çok daha profesyonel duruyor bu haliyle. Maç sonu açıklamalarında bile 4-0!'lık galibiyetteki oyunu eleştirebilecek olgunlukta bir adam Doll. Türkiye'de daha önce böyle bir eleştiri yapabilecek isim görmedim, bilmiyorum.

Bu profesyonel yapısı ve disiplini yanında oyuncularla olan iyi diyalogunu da her fırsatta gösteriyor. Aslında bu yazıyı bu haber için yazacaktım ama biraz uzattım, öyle bir durum ki O'nun gönlümü ne kadar kazandığı buradan bile anlaşılıyor. Hocamız 6 Eylül Pazar günü, Hamburg'ta İlkokul çağındaki çocuklara yardım amaçlı karşılaşma da Almanya Milli Takımı'na karşı Hamburg Şöhretler Karmasına davet edilmiş. Zamanın şöhretli oyuncularından biri olarak normal tabi davet ancak daha da hoşuma giden olay, bu maça hazırlanmak için idmanda oyuncularımıza eşlik etmiş. Oldukça sempatik buldum bu davranışı. Bir yardım maçına davet ediliyor ve hem maça verdiği önemi gösteriyor, hemde oyuncularla yaptığı antreman ile oyuncularla arasına set çekmeden, kendini onlardan ayrı tutmadığını gösteriyor. Bu hareketleriyle ne kadar iyimser ve sıcak biri olduğunu tekrar gösterdi Thomas Doll. Zaman içinde geçirdiği tecrübelerle çok genç yaşta olgunaşmış ve gerçekten şu an taraftarın istediğine en uygun isim kendisi. Four-Four-Two'daki röportajını okuduğumda "işte bu!" dedim ama içimi de korku sardı. Dortmund ve Hamburg'da kadro yetersiz diye yönetimden transfer isteğinde bulunmuş ancak geri çevrilmiş, takım başarısız olunca da bilet kendisine kesilmiş. Şu ana kadar bizim yönetimin yapmasını beklediğimiz bir hareket ama hocamızın istediği forvet transferi dışında pek sözünden çıkmadılar Thomas Doll'un. Bu forvet hikayesi de canımı bu yüzden sıkıyor. Yönetim yapamadığı işlerin faturasını Thomas Doll'a keserse, çok büyük bir kayba uğrarız gerçekten. Ağzımı hayra açayım diyeceğim ama bizim yönetim şu ana kadar çok büyük yanlışlar yapmıyor gibi gözükse de hiç güven vermiyor bundan önce bize çektirdikleriyle. Bu yardım maçı içinde internette çok gezindim ancak bir canlı yayın maalesef bulamadım. Bulursam yine burada yayınlarım ya da bulabilen olursa yorum bırakırsa sevinirim. Hocamızın oynattığı futboldan sonra bir de kendi futbolunu izlemek zevkli olurdu.

Milli Takımın Hali!



Yiğit Özgür'ün çok güldüğüm karikatürlerinden biridir. Milli Takımın bugünkü durumuna uygun gibi gördüm. Biraz gülümseyelim =).

Milli Takım İstanbul Demek Değildir!


Malum milli takımlar için verilen aradayız. Takımımız çok önemli maçlara çıkacak ve işi çok zor gözüküyor. Bu zor dönemde Fatih Terim'e çok iş düşmekte. Taktiği iyi vermesinin, antremanı iyi yaptırmasının yanı sıra, kadroyu da iyi, hatta olabilecek en iyi şekilde kurması gerekmekte. Yıllardır hep itiraz ettiğim konu ise bu seçimin adaletli olmamasıdır. Sadece benim değil çoğu Anadolu takımı taraftarı biraz duygusal baksa da, bu konuda çok dertlidir ve çoğunlukla da haklıdır. Çünkü kendi takımının oyuncusunu görür, oyununu bilir, her maç izler ve çok göz önünde olan İstanbul takımları oyuncularıyla rahatlıkla kıyaslayabilir oyuncusunu. Eminim bu konuda çok yazı yazanda vardır ancak bende değinmek istedim. Hazır Milli maçlar haftasındayız bu zamanda konuşmayacaksak, başka zaman konuşmak saçma olur, rengimiz belli olsun bir yerde.


Öncelikle Estonya ve Bosna Hersek maçları için seçilen kadroyu değerlendireyim. Dediğimiz gibi durum çok kritik. 4 maç var önümüzde, İspanya birinciliği garantilemiş desek kimse itiraz etmez, en yakın rakip ise Bosna Hersek ve 4 puan önümüzdeler. Yani bütün maçlarımızı kazanacağız ve Bosna'nın 4 puan kaybetmesini bekleyeceğiz. 4 maçtan biri Bosna ve yenersek Bosna'nın bir maçta tökezlemesini bekleyeceğiz. Biraz "ölme eşeğim, ölme" durumu mevcut aslında. Bütün bunlara Bosna'nın fikstür avantajını da katarsak iyice karamsarlığa boğuluruz herhalde. Böylesine kritik bir hafta için Fatih Terim'in kadro seçimi fena değil aslında. Bu yoğun tempoyu kaldırabilecek tecrübe de isimler olarak göze çarpıyor oyuncular. Ancak eleştirilecek yanları yok değil. Başta Anadolu takımları taraftarlarının ortak şikayeti olan "bizden neden oyuncu seçilmiyor?" sorusuna cevap arayalım. Kadroya bakıldığında Galatasaray'dan Mustafa Sarp ismi görülüyor. Mustafa Sarp geçen sene Bursa'da oynayan ve gayet başarılı maçlar çıkaran bir isimdi. Zaten Galatasaray'ın transfer etme niyetide burdan geliyor. Ancak Fatih Terim'in aklı neredeydi bu futbolcu Bursaspor'da futbolunu oynarken? Gayet hak verdiğim bir eleştiri olur. Bir futbolcunun milli takıma seçilmesi için illa ki 3 İstanbul takımından birine transfer olmasına bu kadar mı ihtiyaç var. Hadi formsuz Nihat'ın Milli takıma alınma sebebi, tecrübe sahibi olması ve bu atmosferi kaldırabilecek bir futbolcu olması. Ancak Mustafa Sarp geçen sene de aslanlar gibi futbolunu oynarken hadi tecrübesizdide alınmıyordu, Galatasaray'a gelince yüksek tecrübe sahibi mi oldu? Bu oyunucunun milli takıma girmesi güzel ancak keşke Bursaspor zamanında da alınsaydı. Hazırlık maçlarında dahi oyuncu denenmiyor. Bu tarz oyunculara tecrübe eksiği var diyorsan hazırlık maçlarında oynat ve tecrübe kazandır. Ancak bunu yapmayıp oyuncu İstanbul'a gelince ne değişiyor. Bunun açıklaması ne olabilir? İsmail Köybaşı var sonra mesela. İlk izlediğim günden bu yana milli takımlık oyuncu olduğunu düşünmüşümdür. Gaziantep forması altında genç milli takımlardaydı ancak Beşiktaş'a gelince ne kadar tecrübelendi ki? Daha Avrupa maçına bile çıkmadı Beşiktaş ve bu oyuncu ligin 4 maçında banko bile oynamadı. İsmail çok yetenekli ve bu milli takım için gerekli bir oyuncu ancak Gaziantep'te, Beşiktaş'a göre daha istikrarlı görüntü çizerken alınmadığı milli takıma, İstanbul forması giyince alınması eleştiriye çok açık bir durum. Nedir bunun açıklaması? Fatih Terim'in bir savunması vardır belki, lakin kendi düşüncem Fatih Terim'in hiç Anadolu takımlarının maçını izlememesindendir. Galatasaray, Fenerbahçe gibi kulüplerde daha üst düzey futbolcular olduğu için belki bu takımları biraz fazla takip etmesi normal olandır. Çarpıklık Terim'in hiç Anadolu takımı maçı izlememesidir. Ben kendi takımımdan çok rahat örnekler verebilirim. UEFA Kupası döneminin en başarılı isimlerinden biri olan kalecimiz Gökhan Tokgöz,milli takımın kaleci sıkıntılarıyla gündeme geldiği bir dönemde milli takıma alınmadı mesela. Daha sonra Mehmet Nas gibi bir isim bana kalırsa milli takıma Emre Belözoğlu'ndan daha fazla şeyler katabilecek bir oyuncuydu. Emre şu an yine kadroda ve geçen hafta ettiği küfürlerin, yaptığı haraketlerin bedeli olarak 3 maç ceza kesildi bu oyuncuya. Milli takım ülkeyi temsil ediyorsa, oyuncunun futbolunun yanında bu tip hareketleri de gözetilmeli kadroya alınırken. Emre'den daha fazla o formayı hakeden bir çok oyuncu var bu ülkede ancak izlenmiyor. İlla Emre gibi olay çıkarıp medya önünde olmalı galiba bu adamlar. Gençlerbirliği OFTAŞ forması altında harikalar yaratıp Trabzona giden Giray Kaçar'ın da hakkının yendiğini düşünürüm hep. Avrupa Şampiyonasında Emre Aşık'ın oyununu görünce (Hırvatistan maçında çok sövmüştüm) Giray'ın o takımda olması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Keza Sabri'nin oyunu da Kayseri'de forma giyen Mehmet Topuz'u arattırmıştı. Bu tarz adamların alınmaması tecrübeye bağlanıyor ama bu oyuncularda durduğu yerde tecrübe kazanamazlar haliyle, tecrübeyi kazandıracak isim Fatih Terim'dir ama o belki böyle futbolcuların varlığından bile haberdar değildi. Çünkü Giray'ın maçını hiç izlemedi. Anadolu takımlarının maçlarını ancak Fenerbahçe ile oynarken izledi yada Galatasaray ile oynarken. Neden Ankaragücü-Gençlerbirliği yada Sivasspor-Antalyaspor maçı izlemedi? Bunu sorgulamak lazım gerçekten.


Bu hazırlık maçlarında tecrübe kazandırma işinde de eleştirilecek yan var. Fatih Hoca geçen sene hazırlık maçlarında ki kadroya baktığımda tecrübe kazanması için koyduğu isimler arasında Fenerbahçe'de müzmin yedek oyuncular Yasin, Can Arat gibi isimler vardı. Halbuki o dönem Bursaya baksa Mustafa Sarp'ı daha erken keşfedecek, belki Giray bugün Trabzon'da çürümeye terkedilmeyecekti. Milli takıma alınma kriteri İstanbul damgası yemek olamamalı kesinlikle. Anadolu takımlarında keşfedilmeyi bekleyen çok adam var biraz daha önem verilirse bu adamlara, sadece Milli takım değil Anadolu kulüpleri daha da gelişecektir. Oyuncu milli takıma seçilebilmek için ve Avrupa'ya kısa yoldan gidebilmek için bu İstanbul takımlarını tercih etmeyeceklerdir. Maalesef ülkemizde oyuncuların çoğunda, Anadolu kulüplerinden milli takımlara gitmelerinin imkansız olduğu görüşü hakim. Her fırsatta parlama yapılan oyuncuyla yapılan röportajlarda belli ediliyor bu durum. Oyuncu "öncelikle 3 büyüklerde, sonra A milli takım" diye oluşan olgu, ilk transfer teklifinde aklının allak bullak olmasını sağlıyor. Paranın tadıda hoş geliyor tabi. Bütün bunların zararını Anadolu Futbolu ödüyor.


Anadolu futbolu bu zararları öderken, ülke futbolu formsuz ve takımında haftalarca yedek bekleyen oyuncuların tercih edilmesi yüzünden kaybediyor şanslarını bir bir. Bütün bunlar Milli takımların başında ki adamın Anadolu futbolunu yeterince izlememesinden oluyor. Bulunduğu konumun ne kadar önemli olduğu çok açık gözüküyor, kendisi de bu önemin farkındadır umarım. Bu ülke sadece 3 takımdan ibaret değildir diyoruz ama ülke futbolunun başı bunun farkında değilken boşuna çırpınıyoruz sanırım. Herşeye rağmen tam destek diyorum. Bu kritik virajda Milli Takımımızın desteğimize çok ihtiyacı var.

Transfer Dönemi Sonu ve Golcü Mevzusu!


Transfer dönemi kapanalı günler oldu. Bu yazıyı yazmak için biraz geç kalmış gibi görünüyorum ama aslında özellikle bekledim. Herşeye rağmen son dakika golü olarak birini alabiliriz belki diye bekledim. Ama boşuna bir bekleyiş içindeymişim, sanırım Kasımpaşa karşısında ki 4 gollü galibiyetten sonra korktuğum durum başıma geldi. Kurt başkan (!) İlhan Cavcav, 4 golden sonra transfere gerek yok demiş olacak ki, son dakikaya kadar, hatta bir iki günde beklesekte, ses, seda hiç bir şey yok. En ihtiyacımız olan yere yapılmayan transfer yüzünden, insan endişe duyuyor. "Ara transfer dönemine kadar mevcut forvet oyuncuları bize yetecek mi?" diye bir soru geliyor aklıma. Aslında elimizde 2 forvetli bir sistem için fazlasıyla hücum oyuncusu var ancak bir türlü aradığımız o hızlı ve bitirici forvetimiz maalesef hala yok. Kahe günden güne kendine geliyor görüntüsü versede, geçen sene ki oyunundan sonra bu oyunu mu bize güzel geliyor?, takım iyi oynadığı için o da iyi mi gözüküyor?, yoksa gerçekten kendini bulmaya başladımı? bir türlü çözemiyorum. Ancak herşeye rağmen ortada ki tek gerçek, Kahe iyi top saklayan dayanıklı bir hücum elemanı ancak çok ağır kalıyor. Kasımpaşa maçında attığı gol bitiricilik açısından çok güzel bir goldü lakin bu tarz son vuruşlarda çok sık etkili olamıyor. "Kırk yılda bir belki atar" görüntüsü içinde.


Sandro idmanlara başlamış. Sezonun büyük bölümü sakattı ve hazırlık kamplarında pek izleyemedik. Performansı süpriz bir oyuncu. Orta alanda Harbuzi'nin yerini alması zor olduğu için yüksek ihtimal forvet hattında kullanılacak. Geçen sene ki maçlarına baktığımızda top sürme ve bitiricilik yeteneği iyi olan bir oyuncu. Hatta FM oyunlarında da bu özellikleri yüksek bir oyuncuydu Sandro. Şu an en büyük ümidim onda. Geldiğinde takımın gol yollarına çözüm olabilecek tek isim benim gözümde. Ancak çok hızlı bir oyuncu değil. Bu açığını vatandaşı Kahe'yle iyi anlaşarak kapatabilir. Kahe'nin sakladığı topları iyi değerlendirebilecek ve Kahe'ye de güzel paslar çıkarabilecek bir isim Sandro. Sandro dışında forvet hattında "yeni Zlatan" lakabıyla tanıdığımız Sinan Ayrancı var. O da bu aralar sakat ve yakın zamanda kurtulacak. Hazırlık maçlarında pek gol attığında görmedim ama yine de ne yapacağı belli olmayan bir isim. Ancak yeterli bir isim olduğunu kesinlikle söyleyemem. İyi bir alternatif olabilir kadro rotasyonunda. Patiyo'yu saymak istemiyorum. Arkadaş arasında dalga konumuz oldu iyice. "Alex de yabancı kontenjanı dolduruyor, Patiyo da aynı kontenjanı dolduruyor. Bir yerde yanlışlık var" diyerek artık iyice soğuduğum bir futbolcu(!). Sadece 3 İstanbullu'ya karşı güzel oynasa tamam kalsın ama biraz oynaması şansa bağlı gibi biri.


Para mevzusu yüzünden Pantelic gibi bir isim bilindiği gibi Ajax'a gitti. Hoş demiştim daha önce de Ajax mevzubahisken bizi seçme şansı azalıyor ancak eleştirdiğimiz taraf para konusunda çok sıkı bir politika izlenmesi. Son para kurbanı isimse Ebi Smolarek. Bilindiği gibi menajerler bu futbolcuyu bize önermiş ve istediği parada indirime gitmeyince İlhan Başkan'dan reddi yemiş. Daha sonrasında Pantelic falan gündeme gelmişti. Ancak Ebi Smolarek'in durumu Pantelic'e göre daha üzücü. Menajerler son dönemde düşüşte olan Smolarek'i bize önermişler, ne kadar düşüş içinde olsada bizim takım için çok önemli olabilecek bir isimdi. Ayrıca Thomas Doll'un da Almanya'dan tanıdığı bir isim. Para konusunda anlaşılamayan bu isim transfer dönemi bitimiyle kimseyle anlaşamamış. Evet ne yazık ki bu adam şu an boşta kaldı. Bu demek oluyor ki hiç bir rakibimiz yokken biraz ücret artırımıyla bu oyuncuyu en azından yarım sezonluk yada bir sezonluk kadromuza katabilirdik. Böylesine önemli bir tecrübeli ismi para konusunda kaybettik. Vassell transferi gibi transferler için yüz yıl beklemek zorunda mıyız? dedik ama sanırım bu yönetim mantığı devam ettikçe yüzüncü yılda bile görmek hayal böyle transferleri. Umarım ara transfer dönemine kadar bu bölge aksamaz, çok fazla yanmayız kaderimize.

1 Eylül 2009 Salı

Biraz Müzik Molası!

Birebir tanışmasam da Gençlerbirliği sevdalısı olduğunu duyduğum Öyküm Öztürk'ün grubu "Fahrenhayt" yeni albüm çıkarmış ve ilk kliplerinide yayınlamış. Facebook'ta Gençlerbirliği'li arkadaşlarım paylaşınca haberdar oldum bende. Dinledim ve izledim klibi, kaliteli bir müzik yapmışlar gerçekten. Eğlendiriyor insanı müziğin ritmi. Öyküm Öztürk grubun vokali ve gitaristi dediğim gibi yakından tanımıyorum kendisini ama Gençlerbirliği taraftarı olduğunu öğrenince hemen kim olduğunu araştırmak istedim, web sitelerini buldum. Sekme başlığında ki ufak resimlerinin kırmızı-siyah damalı bir ikon olması dikkatimi çekti. Gençlerbirliği sevdasından mı böyle bir şey yapıldı bilemiyorum ama güzel bir ayrıntı :). Dostlarımın başarılarının devamını diliyorum. Futbol ortamına biraz müzik arası veriyorum. İşte ilk klipleri:

Fahrenhayt - Yokum

http://fahrenhayt.net/

Four-Four-Two'ya Bir Eleştiri!


Anadolu futboluna en çok yer ayırdığını düşündüğüm dergi Four-Four-Two'dur. http://anadoludanfutbol.blogspot.com/ adresinin sahibi Hüseyin Ataş dostum, kısaca bu ay ki sayıyı özetlemiş blogunda. Bende okuduğumda röportaj yapılan isimler arasında Thomas Doll'u görünce yakın zamanda almak lazım diye düşündüm. Bugün fırsatım oldu dışarıya çıktım ve bir kitabevine girip aldım dergiyi. Dergiyi genel itibariyle beğendim, hoş bir sayı yapmışlar her zamanki gibi ancak takıldığım bir kaç eksikliği eleştirmek amaçlı yazdım bu yazıyı.


Gözüme çarpan eksiklik beni biraz sinirlendirdi aslında. Bu blogun açılış amaçlarından biri olarak "taraftarımızın olmadığını düşünen zihniyetlere bizde varız!" demekti ve mücadelesini veriyorum hala. Tamam Four-Four-Two ekibinin blogumdan falan haberdar olmalarını beklemiyorum ancak bazı yazıları yazarken araştırın yahu. Derginin yanında verilen "2009-10 Sezon Rehberi"nde beni sinirlendiren yanlışlık. Gençlerbirliği'ne 1 sayfa ayrılmış ve gayet güzel takım analizi yapılmış. Başta takıma Tomas'ın katkı sağlayacağı söylenmiş, buna pek önem vermedim ne de olsa yazının yazıldığı tarihlerde bu haber geçmiş olabilir diye düşündüm falan ama daha sonrasında takımın zayıf yönlerinin yazıldığı paragrafta ki analize takıldım. Zayıf yönlerinde "taraftarın yokluğu" deniyor. Anlıyorum bir üç İstanbullu kadar stadı dolduramıyoruz belki ama maraton tribününe giren 5 bin kişi de yok sayılır mı? el insaf be yazar! Yıllarca tutturmuş insanlar taraftar yok diye. Var kardeşim var. Her maç maraton doluyor işte var taraftar. Herkes hoplayıp zıplamıyor diye mi yok sayılıyoruz anlamıyorum ki?


Hadi diğer takımlarla karşılaştırma yapıldı da ona istinaden yapıldı bu yorum, hadi anladık diyelim. Peki sonrasında gelen 60 TL olan kombinelere rağbet eden yok nedir yahu? Eski sezonlar ile bu sezon satılan kombine sayıları karşılaştırılmış mı? Kaç tane satıldığı öğrenilmiş mi? Bu yorum nedir? Ben kombine almaya kulübe gittiğimde satan elemanlar yoğunluktan bunalmıştı varın gerisini siz düşünün. Taraftar ile yapılan diyalogda "beklediğimizden çok daha fazla ilgi oldu" diyorlardı. Ankara'da taraftar potansiyeli daha fazla olan Ankaragücü'nden -Vassell'e rağmen- daha fazla kombine sattığımız haberleri çıktı. Bu haberlerde Ankaragücü'nün 500'de kaldığı söylenirken bizim 5500 kişilik tribünden 2443 tane kombine sattığımız yazıyordu. Beşiktaş maçından önce çıkan bu haberden sora Beşiktaşlılar kombine almasın diye satışlar dahi durdu. Şimdi yeniden başladı ve hala almaya giden, isteyen bir çok arkadaşım var. Madem yapıyorsun bir araştıma zahmet et bir telefon aç bari de sor kulübe ne alemde diye. Bu verilere rağmen hala rağbet yok deniyorsa artık diyecek bir lafım yok. Bırakın klişeleri, adımız çıkmış dokuza inmez sekize hesabı, tutturulmuş bir yol Gençlerbirliği denince yapıştırıyorlar hemen yaftayı. Zaten böyle bir araştırmadan yazılmış durumu "Patiyo" için "büyük takım canavarı" denilmesinden belli. Patiyo geçen sene Hacettepe forması altında Beşiktaş'a bir gol attı diye canavar oldu. Bu sene yada geçen sene Beşiktaş maçı dışında kaç maçı seyredilmiş acaba. Ben futbolcu bile değil diyorum, sen koskoca dergiye yazı yazıyorsun az buçuk bak araştır ya.


Bu konular dışında takımım adına eleştirebileceğim bir nokta yok. Genel anlamda da ufak bir göz gezdirdim başarılı buldum dergiyi. Yalnız ekteki bu durum canımı sıktı. Ben burda taraftarımız olduğunu ispatlamak adına mücadele verirken, böyle araştırmadan yazılan bir yazı benden daha çok kişiye ulaştığı için kamuoyunda ki genel yargı yeniden bozulabiliyor. Bu yazıyı yazma gereği sırf bu yüzden duydum. Yoksa Patiyo'ya canavar demişsin, Messi'den iyi demişsin, berbat demişsin farketmez, kendi görüşündür der geçerim. Kötüledim gibi algılanmasın yine de, sadece bi şekilde beni ve bu dergiyi okuyan Gençlerbirliği'ne uzaktan bakan insanları kaybetmemek adına, kafalarında oluşabilecek yanlış düşünceyi silmek adına ve belki bu dergi yazarlarına ulaşırsa bir şekilde bu yazı hatalarını görürler umarım diyerek yazdım. Bir kaç iyi yönünden de bahsedeyim hatta düzeltmeler yapayım. "12. ADAM" kısmında bir taraftarımıza sorular sormuşlar, burada "taraftarın sevgilisi" kısmına Cem Can demiş. Hiç görmedim Cem Can'ı taraftar arasında sevgili yapabilecek bir durum, belki benim eksiliğimdir ya Cem Can gerçekten sevgilimiz bile olsa şu sıralar yerini "Harbuzi"ye kaptırdı desem yalan söylememiş olurum :). "Kulüpte değişmesini istediğiniz şey?" sorusuna verilen cevabı da oldukça güzel bir tespit olarak buldum, hak verdim ve hoşuma gitti. Cevabında "Taraftarın tavsiyeleri daha dikkate alınmalı" demiş. Sırf buradan bile artık sesimizin çıkmaya başladığını ve doğruları söyleyen bir Gençlerbirliği taraftar potansiyelinin olduğu görülüyor. Neyse burada keselim artık yazıyı, ana dergide bir de Thomas Doll röportajı var çok hoşuma gitti ancak bu ayın sonunda yazmak daha uygun olur, dergiyi yapan insanların emeklerine saygısızlık olmasın, alacak olan Gençlerbirliği taraftarlarının "benim için önemli yer burasıydı" deyip benim yüzümden almamazlık etmelerini istemem. Hata da yapsalar bu dergiyi çıkarmak gerçekten çok büyük emek gerektiren bir iş.

Saygılarımla.
Related Posts with Thumbnails
Bu blog BloggerV.com üyesidir.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Bu Blogda Ara